Güney Afrika’da, yerlilerle ırkçı yönetim arasında görüşmeler başlayıp, “müzakere” aşamasına geçildikten hemen sonra, isyancıların lideri Nelson Mandela, tutulduğu Robben adasından, Viktor Vester’e nakledildi. Viktor Vester, hapishane değildi.  

Aynı süreçte, sürgündeki liderler de ülkeye dönmüşlerdi. Bunlardan hiç biri, “barışa koşu var” denilerek, ülkeye davet edilenler gibi, daha sonra “Habur entrikası” benzeri muameleyle tutuklanmadı. Söz ve dolayısıyla anlaşma onurdu, onura bağlılık esastı.
Ayrıca, ırkçı yönetimin son temsilcisi Klerk, her şeye rağmen, kültür olarak, Ortadoğu’nun beşinci sınıf lideri soyundan değildi. Dünyayı algılama yeteneğiyle, çağın gerçeğini kavrayan biriydi. Tuzakçılık ve entrikanın barış getirmeyeceğini biliyordu.
Çünkü, Güney Afrika yönetimi, yerlilerin isyanını kırmak, onları yenilgiye uğratmak için, elden geleni zaten yapmış, şiddetin her türlüsü uygulanmış, ırkçıların gözünü doyuracak kadar kan hasadı toplamıştı. Ordu ve polis gücüyle, sahip olduğu teknolojik savaş araçları konusunda, TC’nin gerisinde de değil, çok önünde, dahası savaş teknolojisi ihraç eden ülkeydi, Güney Afrika.
Karşılaştırırsak, Güney Afrika’nın isyancı militanları, Kürtler kadar örgütlü değildi. Kürtler, PKK’nin çatısı altında, hiyerarşik düzen içinde eğitimli, dünyanın en güçlü gerilla ordularından birine sahip. En önemlisi halk desteği ardında. BDP’nin aldığı oy oranını, en az dört kişiyle çarparsak, ardındaki sivil destek, 12 milyon kişi ki, bu yenilmesi imkansız bir güç…
Dahası Türk ordusu, Güney Afrika’da bile denenmemişiyle, sivillere yönelip köyleri yakıp yıkmaya, kaçırılmış sivilleri katletmeye rağmen gerillayı yenememiş, halk desteğini kıramamış, çıkmaza sıkışmıştı.
Karşılaştırma öte yana, Güney Afrika yönetimin lideri Klerk, insan kanı dökme, ortalığı göz yaşına boğmanın nafileliğini anlayınca, insani yola girmek zorunda kalmış, Mandela ile diyaloga girmişti.
Ama, müzakerelerin sağlıklı yürümesi, ve kalıcı barışa erişilme koşullarının yaratılması için, Mandela’nın en azından yarı özgür olması gerekiyordu. Bu amaçla Robben adasındaki hapishaneden alınıp, Viktor Vester’e nakledilmişti.  
Barışa giden yol olan, son beş yılını, burada geçirdi. Hemen hemen her gün arkadaşları ve mücadelede yer alan öteki parti liderleri, sivil toplum, kanat önderleriyle bir araya geldi. Arkadaşları bir yandan da halk toplantılarıyla, tabanın görüş ve düşüncelerini ona ilettiler.
Bu sayede temel stratejinin bileşkesi ortaya çıkarıldı. Modern, ülkenin Anayasası elde edildi.
Bugün, henüz ekonomik zorluklarını aşmamakla birklikte, çağdaş bir Güney Afrika var. Irk ayırımı yok. Ülkede 11 tane resmi dil var. Bütün kültürler, özgürce kendilerini geliştiriyorlar. Kendi dilini konuştu diye kimse öldürülmüyor, linç edilmiyor, semtler, mahalleler baskına uğramıyor.
İrlandalılar da, özgür müzkerecileriyle, görüşmelere oturdular. Katalon isyancıların lider kadroları ve son yüz yılda hiç bir silahın patlamadığı İskoçya ve Galler’in liderleri de Britanya karşısında özgürdü.
Çünkü, müzakere kendini özgür hissedenler arasında geçen bir maratondu.
 Örneklere rağmen, TC hala çağı anlayıp, algılayamamış bir kafayla, çağlar öncesinin baskı çayırlarında dolanıyor. Hayat biçmeler tehdileri, entrika, aldatmaca bohçaları derlenip, yalan, dolan bir arada karılıyor.
Bütün bunlar çözüm, Kürtlerin kanlarını döküp, yangın köprülerinden geçerek elde ettikleri özgürlük solukları da, “müzakere süreci”nin “paketli demokrasi” oyununda, “bağışlanmış hak” olarak sunuluyor.
Müzakere de bir yalan. Çünkü, müzakereden bahsetmek için, Kürt lider Öcalan’ın, en az Mandela’nın beş yıl boyunca sahip olduğu şartlara sahip olması gerekir.
Oysa Öcalan, Amerika’nın tuzakta yakalayıp, armağan ettiği günlerdeki gibi ağır şartlar altında tutulan bir esir. Müzakereci, ama arkadaşları ve temsil ettiği halk yığınları, başka bir deyişle, kendi kamuoyu ile doğrudan ilişki kurup, tartışarak sonuçlara varma imkanları kesik.
Yaptığı görüşmelerin sonucunu öğrenmeye gidenleri bile, “baş eğdiren kibirli” Türk tarafı seçmekte, beğenmediklerini, görüşmeden men etmektedirler.
Buna tepki gösterilince de, kendi toplumunu da azarlamayla hizaya getiren Başbakan Erdoğan’ın ağzında, buyurgan tehdit hazırdır:
“Biz istediğimizi görüşmeye göndeririz, herkes haddini bilsin!..”
Böyle müzakere mi olur?
Kürt tarafı bu soruya cevap verince, zihin bulandırıcı entrika devreye giriyor. Sıradan algısı olan herkes, Öcalan’ın örgütlü hareketin tartışmasız tek lideri olduğunu bildiği halde, “aralarında görüş ayrılığı var” fesadı.
Çünkü çözüm diye bir kültürleri yok. Kafaları oylama üzere günü gün etmeye ayarlı. Nitekim, Ezgi Başaran dünkü yazısında, Kürdistan meselesinde entrika, yalan ve fesada sarıp, zaman kazanma taklaları atanlara şöyle cevap veriyordu:
“Madem ki bir tek Öcalan’la anlaşabiliyorsun, madem ki tek yumuşak ve anlayışlı kişi odur... BDP ve Kandil ondan ayrı düşmektedirler... Acilen salmanız gerekmektedir.”