Geçen Cuma günü itibariyle Filistin, BM (Birleşmiş Milletler) genel kuruluna resmi olarak tam üyelik başvurusunu yapmış bulunuyor. Başvuru haberi, fısıltı gazetesine henüz ulaşmıştı ki; ABD hazretleri başvuruyu veto edeceğini açıklamakta gecikmedi. İngiltere ve Fransa da ABD’ye katılarak Filistin’e üyelik başvurusundan vazgeçmesi çağrısı yaptı.
Böylece başvuru değerlendirilmeye alınsa dahi, nihai kararın red yönünde olacağı daha başından beri belli oldu. Ancak sadece Filistin Sorunu’nun bir kez daha dünya gündemine oturmasına vesile olması bile, bu başvuruyu önemli kılıyor.
Yoksa, bana göre bugünün Birleşmiş Milletleri, dünya siyasetinde üstlendiği misyonun gereklerini yerine getirmediği gibi, dünya barışının sağlanmasındaki fonksiyonunu da çoktan yitirmiştir. Çünkü BM, veto hakkı olan ayrıcalıklı birkaç emperyalist ülkenin güdümünden bir türlü çıkamıyor. Bu anlamıyla dünya örgütü olarak meşruluğu da tartışılır hale gelmiştir.
Kendi atıllığına ve işlevsizliğine dair o kadar çok örnek var ki BM tarihinde…
Dünyanın gözü önünde cereyan eden Tamil soykırımına karşı, herhangi bir müdahale yapılmadı mesela.
Yıllardır Filistin halkına kan kusturan İsrail zulmü hiç kınanmadı mesela.
Türkiye’de demokratlara, muhaliflere ve bir bütün olarak Kürt ulusunu imhaya yönelik kullanılan, oldukça orantısız şiddete hep sessiz kalındı mesela…
"ABD’nin şımarık çocuğu” nitelemesinin hakkını vermeyi ihmal etmeyen İsrail, ikide bir komşusu Arap ülkelerine saldırıyor, işgal ediyor. Bu işgaller dahi İsrail’in BM tarafından uyarılmasına yetmedi mesela. (Bu ülkeler, Lübnan gibi BM üyesi bağımsız ülkeler olsa da...)
Yine dünyanın dört bir yanında azınlıklara ve ezilen halklara uygulanan baskı ve asimilasyon politikalarına dur demek için, hiçbir karar çıkmıyor mesela…
Bırakalım yaptırım gücü olan aktif bir müdahale kararının çıkmasını, soykırımı kınayan mahcup(!) bir kararın çıkması dahi pek sancılı olabiliyor BM genel kurulunda.
Buna rağmen; bir ülkenin üyelik başvurusunun Birleşmiş Milletler nezdinde kabul edilmesi önemlidir. Zira bu kabul, söz konusu ülkenin uluslar arası düzeyde bağımsızlığını ilan etmesinin önemli bir adımı ve biraz da teyid edilmesi anlamına geliyor.
Kabul süreciyle birlikte çoğu zaman teori düzeyinde de kalsa, BM üyesi bir ülkenin uluslar arası arenada yükümlükleri ve dünya siyasetine yön verecek politikaların oluşturulmasında söz söyleme hakkı doğuyor.
BM sözleşmesinin ana maddelerinden birinde "BM her barışsever millete açıktır” deniliyor. Bu noktada adı geçen bu barışsever üye milletlere, barış adına önemli görevler düştüğünü söylemek yanlış olmaz.
Ortadoğu’da yıllardır iyileşmeyen, kronikleşmiş Filistin yarasının sağaltılması adına bir fırsat olabilir, BM’ye tam üyelik başvurusu. Barıştan yana olduklarını iddia eden ülkeler, Filistin’in başvurusunun genel kurulda kabul edilmesi için çaba göstermek zorundadır.
İsrail ve Filistin barışının kalıcı olabilmesi, iki ülke arasında adil koşulların yaratılmasına bağlıdır. Bu iki ülkenin eşit sayılmadığı bir ortamda yapılan barış, bünyesinde bir yığın sorunu barındıracak, Filistin halkının içine sinmeyecektir. Bu da halklar arası gizli düşmanlığı besleyecek, her an çatışmaların tekrarlanmasına zemin hazırlayacaktır.
Onun için; "barış görüşmelerinin devam edebilmesi” gerekçesiyle, üyelik başvurusunun geri çekilmesini tavsiye eden ülkelerin samimiyeti de şüphe götürür!
ABD ve şurekası Avrupa ülkelerini ikna etme görevi de ‘Ortadoğu’nun karizmatik lideri’ rolüne soyunan Erdoğan’ın görevidir. Başbakan’ın iddia ettiği gibi TC Devleti,  Ortadoğu’nun sözcüsü ve dünyada söz sahibi bir ülke ise; ABD’ye de gerekli resti çekerek, Filistin halkının yanında olduğunu kanıtlamak durumundadır.
Diğer taraftan; ortalığın kan gölüne döndüğü bir ülkede hala savaşı yükseltme naraları atmak, kendi ülkesinde de dünyada da barışı yenilgiye mahkum etmek demektir.
Lafta İsrail’e posta koymayı delikanlılık gereği sayan Erdoğan, en başta kendi ülkesinde barışı sağlarsa ancak, BM’de de Filistin barışı için bir katkı sunabilir belki.