Peki ya görünen şey, ne kadar gerçeğini yansıtır? Anlama çabamız, gördüğümüz her şeyi kendisi gibi algılayabiliyor mu? Bu iki soru birbiriyle çok bağlantılı gelişiyor. Algılanan ve algılayan gerçeklik ne kadar kendi doğası ile varlığını koruyabiliyor ya da kendisini koruyabiliyorsa ne kadarı özgürlükçü etkiler oluyor? Bu soruların hepsi birbirini doğuran sorular olmakla birlikte, cevaplarını anlamlı yaşam adına aradığımız sorulardır. Bazen yanıtlarını buluruz, sonra bir bakarız ki yanılmışız, algımız bizi yanıltmış ve yine sorularımıza yanıt ararız.
Sorularımıza yanıt aramayı bırakırsak ya da soru sormayı bırakırsak yaşamın akışını sorgulamayı da bırakmış oluruz. Hele ki ben bilirim edalarına girersek vay halimize! Her şeyi bildiğimiz yerde ne hakikat ne de gerçek oluşur.
Bilinenler her an değişimle karşı karşıyadır. Mekanlar ve zamanlar bilinenleri değişime yatırır. Kişi kendini ben bilirim ya da ben hiçbir şey bilmem rüzgarına kaptırırsa, eyvahlar olsun! Zamanını ve mekanını ya güdecek ya da güdülecek anlara dönüştürür. Birinde fikreden, zikreden başkaları olur bekleyen sen olursun. Diğerinde ise fikreden, zikreden ve eylenen sen olursun. Evren gönül gözüyle işledikçe sen de başkalarının ağzına bakar bakar durursun.
Hakikatin nerede ve kimde olduğunu hak etmeyen yerlere kesin bir dille söylediğimizde ya kendimizi çok büyük yerlere koymuşuzdur ya da çok küçük yerlere koymuşuzdur.
Hakikatin ben’de olduğunu iddia edenler ve o edalara girenler, evrenin en küçük zerresi dahi olamayacak çapı taşıyordur. Ben bilirim edalarıyla dolaşan evrende katre değil olmanın ötesine geçmiş ve katranla doldurmuştur benliğini. „Ben bilirim, siz bilmezsiniz, siz düşünemezsiniz, siz yapamazsınız“ der ve ya öyle imalarla yüklü yaklaşımlar sergilerler.
Unuturlar mutlak bilgiye ulaştıktan sonra ölüm anı gelmiş çatmıştır. Ötesine geçecek köy yoktur. Hani mutlağa ulaştıktan sonra ölmek, yitip gitmek pek bir anlam taşımaz. Aslolana ulaşılmış, aşılmıştır madde yükü, anlamdır var olan.
Mutlak bilgi toplumsallaşmışsa En-el Hak anıdır. O an yaşam son bulmuş, toplumun yüreğinde ve beyninde süreklileşen bilince dönüşmüştür. Süreğenliğin durduğu mutlak bilgiye ulaşmamışsak eğer, pusulamız şaşmış, varlığın oluşumundan ve gelişiminden bihaber kalmışızdır.
Görülmeye çalışır hakikat! Arayana bulana göstermek ister kendini… Hakikat anlama kavuşma işidir, kişi kendini tanımaya başladıktan sonra, tanınmaya da başlar. Kişi kendini ne çok üst perdelerde arar ne de hiçlik düzleminde aramaz da varlığının gerçeğini hissedip, tanımlamaya başlar ise hakikat gösterir kendini belki.
Kendini görmeye başladıktan sonra görülmeye de başlarsınız. Hakikat ve bilgi arasındaki bağ da böylesine güçlüdür. Bildikçe, tanıdıkça gönül gözü ve zihin gözü açılır. Açıldıkça, her şeye verilen anlamlar da daha bir derinleşir. Kişi kendiyle dost, çevresiyle de dost olur. Yaşamla yoldaş olur. Bilginin, bilincin ve anlamın çabası doğrultusunda gelişir. Tek ben bilirim edasına kapılandan ne dost olur ne yoldaş! Ben bilirim denildiği anda her şeyin yücesine oturur „ben“. Dışına çıkamaz ben’in, bütün güzellikler ve doğruluklar en’ler „ben“de toplanırsa görülecek hiçbir şey kalmaz. Ne hakikat görülür, ne dost, ne yoldaş, her şey ben’dedir çünkü!
ESRA BİLGE: Hakikat görülmek ister!