Sakine Cansız, ablam, arkadaşım, dostum… Sakine’nin ismini yaklaşık 30 yıl önce duymuştum. O yiğit kadının efsanesini onu görmeden biliyordum. PKK’nin ilk kadın kurucularındandı, Dêrsim’de bir efsane gibi anlatırlardı onu. Daha sonraki yıllarda, Diyarbakır zindanındaki o muhteşem direnişiyle izledim onu. Esat Oktay gibi bir caninin yüzüne tükürebilecek kadar cesur, işkence tezgahlarında “ah” demeyi utanç sayacak kadar yiğit ve onurlu bir devrimci olduğunu biliyordum. Benim devrimcilere hayranlığım çocuk yaşlarda başlamıştı, Sakine’nin de özellikle kadın oluşu bende başka bir hayranlık oluşturuyordu.
Ne ilginç bir tesadüftür ki; Sakine ile ilk yüz yüze tanışmam 25-26 yıl önce bir zindan ziyaretinde oldu. Ben o zaman zindana ağabeyini ziyaret eden bir kardeş olarak gidiyordum. Sakine yeni gelmişti Çanakkale zindanına ama benim bundan haberim yoktu. Bir açık görüşte, üzerinde çiçekli bir elbiseyle, dimdik yürüyen bir kadın fark ettim. Ziyaretçi mi, tutsak mı olduğunu anlamak mümkün değildi. Her gelen gidenle ilgilenmesi ve herkesin onu hayranlıkla izlemesi dikkatimi çekmişti. Zarif ve güzel bir kadındı. Sonra bizim yanımıza geldi, “hoş geldiniz” dedi. “Hoş bulduk” dedim ve başladı sohbet etmeye. O yıllarda öğrenciydim, okuldan konuştuk, bana ilgi alanlarımı sordu. Sonra ağabeyim ona bir şey söylerken ismini zikretti, “Sakine” diye.
Sakine yanımızdan ayrılınca ağabeyime sordum “Kim bu kadın?” diye. Ağabeyim de şaşkınlık içinde “Tanımadın mı? Sakine Cansız...” dedi. “Nee?” diye şaşırdığımı hatırlıyorum. Sakine’yi tanıyamamıştım. Oysa yıllar önce resmini görmüştüm ve çok etkilendiğimi hatırlıyorum. İsmini duyar duymaz arkasından Sakine’nin yanına gittim ve kırk yıllık arkadaşıymış gibi sarıldım ona. O da şaşırdı bu tutumuma. Onu tanıyamadığımı ve bunun için özür dilediğimi söyleyince yüzündeki o harika gülümsemesini asla unutamam. Birden koluma girdi ve volta atmaya başladık. Ben o zamanlar 15-16 yaşlarındaydım, Sakine Cansız’ın koluna girip, aşkı, sevdayı, özgürlüğü, devrimciliği, her şeyi konuşmanın verdiği gururu anlatamam.
Ben çocukluğu, gençliği hatta şimdilerde orta yaşı geçen bir kadın olarak cezaevleri kapısında büyüdüm, şimdilerde de o kapılarda yaşlanıyorum, cezaevlerinin bende ayrı bir yeri ve duygusallığı vardır. İlk cezaevi ile tanışmam ağabeyimle oldu. Ağabeyim ilk tutuklandıktan sonra gittiğim ziyarette, başka ağabeylerle de tanıştım. Hepsi zıpkın gibi delikanlıydı, hepsini de çok sevdim. 12 Eylül’ün vahşeti sürüyordu, ziyaretler öyle kolay geçmiyordu. Onlar zindanda bizler de dışarıda tutsak olmuştuk. Her gün zindandan direniş haberleri geliyordu.
Sakine cezaevinden çıkar çıkmaz bizim evimize geldi. Sevgiyle sarıldık birbirimize. Yoldaşlarına çok bağlı bir kadındı. Zindandan çıkar çıkmaz ilk işi, arkadaşlarının ailelerini ziyaret etmek oldu. Sonra yine bizim eve geldi, “kadınlar” konusunda konuştuk. O anlattı, ben anlattım. Derken bana dönüp, “bir dernek kurulacak, sen de içinde yer al” dedi. Ben de, “ben yapamam” demiştim. Korktuğumdan değil, gerçekten beceremeyeceğimden çekinmiştim. Her şeyden önce çok genç ve tecrübesizdim. Beni ikna etti ve 90’larda kurulan ve ilk Kürt Kadın Derneği olan Yurtsever Kadınlar Derneği’nin kurucuları arasında yer aldım. Bugün düşünüyorum da, hem Sakine’nin, hem de o derneğin ve oradaki dostların bana kattığı ne çok şey var!..
Sakine gerçekten güzel bir kadındı. Cezaevi, İstanbul ve Avrupa’nın bazı şehirlerinde karşılaştığımızda giydiği her elbise ona çok yakışıyordu. Hani derler ya, “çuval giyse yakışır” diye... Sonra dağdaki gerilla fotoğraflarını görünce bir kez daha fark ettim.
Sakine herkesin parmakla gösterdiği ve gurur duyduğu bir kadındı. Bunun birçok nedeni vardı, birincisi iyi bir devrimciydi ama onun insani yanı anlatılarak, yazılarak bitmez.
Sakine’yle en son aramızdan ayrılmadan bir ay önce Brüksel’de görüştük. Bir insanın gözlerinin içi bu kadar mı güzel güler? Roj TV’de Ferda Çetin’in odasında otururken, bana çantasından bir fular çıkarıp hediye etti. Hay dilim tutulaydı da demeyeydim. “Bu fular hiç güzel değil, ben bunu takmam” dedim. Hoş dedim de ne oldu, zorla boynuma taktı. Hatta sevgili Ferda, “niye zorluyorsun?” demişti Sakine’ye. Sakine’de, o kendine güvenen vakur duruşuyla, “fularım çok güzel ve Esra’ya çok yakıştı” demişti. Yakıştı mı, yakışmadı mı bilemem ama o fular benim en kıymetli hazinem şimdi. Bir de her zamanki gibi Ferda; Sakine’yle şakalaştı, zaten çok takılırdı ona ve kızdırmak için çok uğraşırdı. Onların dostluğu da çok özel ve sağlamdı. Sakine hiç kızamazdı Ferda’ya.
Arkasından Brüksel’de bir kahveye gittik. Uzun uzun sohbet ettik. Kadınlara ve gençlere çok güveniyordu. “Her şey çok güzel olacak” diyordu. Müthiş pozitif enerjiye sahip biriydi. Sigara içtiğim için bana çok kızıyordu, ayrıca spor yapmam konusunda baskı yapıyordu. “Bir devrimci sağlığına dikkat etmeli” diyordu. O akşam birlikte kaldık, bana “sabah seni kaldıracağım, yürüyüş yapalım” dedi. Sabahın köründe kalkıp yürümek benim için bir işkence olduğundan hemen ret ettim. O ısrar ettikçe ben “hayır” diyordum. Birden boynuma sarılıp beni koltuğun üzerine itti. İkimiz de birden çocuklaşıp boğuşmaya başladık. Ben kalıp olarak ondan daha iriydim ama o benden çok daha güçlüydü ve beni resmen devirdi ve bu son gülüşmelerimiz yüreğimde asılı kaldı.
Dêrsim’i çok seviyordu, uzun yıllardır hiç gitmemişti ve özlediği her halinden belliydi. Dêrsim’de büyümüştü. Dêrsim’in her dağında, taşında Sakine’nin ayak izleri vardı. “Öldüğümde beni Dêrsim’e gömün” sözlerine tanık olanlardan biriyim.
Katledildiği günü hiç unutmuyorum. Doğubayazıt’taydım. Tesadüfen internetten haberlere bakınca okudum. Yıllar önce ağabeyimi kaybettiğimde ne hissettiysem aynısını hissettim, hatta daha da acısını. Çünkü bu ölüm biçimi her bakımdan kalleşçeydi…
Paris’te cenazeye katıldığımda yüzbinleri görünce hiç şaşırmadım. Ona yakışan da buydu. Sakine’nin yaşarken bütünleştirici, birleştirici, barıştırıcı bir özelliği vardı. Ölürken de bunu yaptı. O cenazede Sakine gibi düşünmeyen binlerce insanda vardı. Kürt halkının birliği için mücadele etmiş bir kadın, ölümünde bile Kürtleri birleştirdi. Onu katleden hainler bunu hesaplamamıştı.
Paris, Diyarbakır ve Dêrsim’deki cenazelerin hepsinde aynı tabloyla karşılaştım. Herkes oradaydı. Mahşeri bir kalabalık vardı. Sakine’nin tabutunu ilk Dêrsim’de omuzladım. Tabutunu öptüm, yüzümü tabuta sürdüm. Bizim inançlarımızda tabut öpülür, isterdim ki o güzel yüzünü bir kez daha öpeyim. Dêrsim halkı kızlarına çok güzel sahip çıktı. Dêrsim’in yaşlıları kılamlar yaktı ardından. Tertelenin acısını bir kez daha, bir kez daha Sakine’yle yaşadılar.
Benim Dêrsim’de malım, mülküm yok, evim de yok. Ailem de yaşamıyor orada. Beni Dêrsim’e bağlayan, o kadim topraklara götüren en önemli neden ağabeyimdi. Her yıl birkaç kere onun mezarını ziyaret etmeye giderim, şimdi Sakine de orada. Hatta Dêrsim’deki cenazede Mazlum Doğan’ın ablası Serap abla da (Mutlu) oradaydı. Benim Sakine’nin toprağından bir avuç aldığımı görüp, bana bakınca, “Ağabeyimin mezarına götürüyorum” dedim. O da bir avuç toprak alarak, Mazlum ve Delil Doğan’ın mezarına götüreceğini söyledi. Bir zamanların zindan direnişçilerini, yol arkadaşlarını kendi vatanlarında, kendi topraklarıyla buluşturduk.
Sakine ile ilgili yazacağım elbet çok şey var ama sayfalar yetmez. Aramızdan ayrılışının birinci yılında saygıyla, sevgiyle, dostlukla anıyorum onu.
Sakine gidişiyle gerçekten ama gerçekten dünyayı ayağa kaldırdı. Dêrsim’e ve Kürdistan’a çok büyük bir miras bıraktı. Asi ve asil kadın Sakine, doğduğu topraklarda Besê’ye, Zarife’ye yoldaş olurken, hepimize ve bundan sonra doğacak yeni çocuklara da efsane oldu.
Sakine’yi yalnız bırakmayacağız, hep gideceğiz yanına.
Işıklar içinde uyu güzel arkadaşım…
ESRA ÇİFTÇİ: Tarihin delikanlı kadınına...