
İkinci Dünya Savaşının büyük kayıpları ardından hayatın yeniden yaşanılabilir kılınması için kapitalist modernite akıl almaz politikalar üretmeye devam etti. Bu durum kendisini yaşatacak, ürettiklerini satacak, yiyecek, içecek obez bir tüketiciye ihtiyaç duymasıyla ilgiliydi. Tekil anlamda dilinden, gözünden, beyninden, karnından ve belinden kendine bağlı bir tüketiciyi yaratmak zorundaydı. Bu nedenle arzu yaratıp, talebi oluşturmaya hiç ara vermedi. Dolayısıyla renkli ve parlatılmış reklam dünyası kapitalizm için çok önemli bir araç oldu. Reklam ya da maskeleme, gerçeği olduğundan çok daha farklı gösterme bu bir iki yöntemken, artık buna da pek ihtiyaç duymuyor. Büyüyen, obezleşen sistem artık kendisini, yarattığı anlam dünyasını da taşıyamaz bir hale geldi. Kanserleşen bu yapı artık geri dönülmez bir yola girdi. Bu nedenle yarattığı anlamların hepsi tek tek büzülüyor, çözülüyor, dökülüyor.
Holywood film sektörünün 1990’lı yıllarda 2000’li yıllara geçişte yaptığı filmler şimdi birer birer insanlara yaşatıyor. Dünyayı sarsan, tüm insanlığı etkileyen virüsler, gözünü kırpmadan insan öldüren paramiliter gruplar, milyonlarca insanın topraklarını terk ederek ışıklı yaşama koşan göçleri, siber saldırılar, biyolojik silahlar, doğal afetler, hayvanların mutasyon geçirmesi liste böylece uzayıp gidiyor.
Şimdi bu gerçek yaşam filminin yönetmenlerinden biri de Türk devleti. Suriye’den, Afganistan’dan Irak’dan, aldığı mültecileri siyasal bir “koz” olarak kullandığını görüyorduk. Şimdi Güney ve Doğu sınırlarını kapatıp, Avrupa sınırlarını açarak yeni bir can pazarı kurdu.
Tüm iktidarlar için insan yaşamı, tane, adet, istatistiki veri olmanın ötesine geçmiyor, geçemiyor. Filmlerle ölmeyi, öldürmeyi bu kadar normalleştiren iktidar, artık yaptıklarını gizleme ve saklama gereği hissetmiyor.
İktidar için çıplak gerçekler yeni siyasetin, sanatın gösteri merkezine çekildi.
Ölüm, öldürmeler ekranlarda anı anına topluma izlettiriliyor. Mültecilerin botları batırılmaya çalışılıyor, yaşamları zaten alabora olan insanların tutunduğu botlar alabora edilmeye çalışılıyor. Kapitalizm bizi insanlığın öldürüldüğü yere çakılı bırakmak istiyor.
Kapitalizmin insanlığa saldırıları artık çırılçıplak, üstünü örtme gereği bile duymuyor. Ben bu yazıyı yazana kadar iki mültecinin Yunanistan-Türkiye sınırında katledildiği haberleri geçiyordu. Kıyıya ulaşabilen botlardaki kadının çocuğunu kayalıklara çıkarmaya çalıştığı yerde, gözyaşlarının tuzlu sulara karıştığı anda Erdoğan’ın kahkahaları duyuluyor. Daha da gelecekler diyor sayı veriyor. Ölümü bu kadar arzulayıp pazara sunan faşizmin ta kendisi olarak karşımıza çıkıyor.
Bu kötülük içerisinde çıkış ararken Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın "Kültürel Soykırım Kıskacında Kürtler" kitabında yaptığı şu değerlendirmenin ne kadar doğru olduğunu görüyoruz; “Uygar toplumun gelişiminde gözlemlenen temel bir olgu, bağrında geliştiği toplumu zor ve sömürü aygıtları içinde giderek yutması, eritmesi ve bu olguya bağlı olarak Birinci Doğa ile ekolojik-simbiyotik ilişkiyi çözüp yıkarak onu sadece kaynağa dönüştürüp sömürmesi ve giderek tüketmesidir. Bu durumda toplumun iç çelişkilerle mi yoksa ekolojik çelişkilerle mi dağılacağı güncellik kazanmış bir sorudur. Sınıflaşma, kentleşme ve devletleşmenin vardığı düzey tüm etkili bilim çevrelerince toplumsal kanser (biyolojik kanser de bu gerçeklikle bağlantılıdır) olarak değerlendirilmektedir. Bu konuda fazlasıyla gösterge mevcuttur. Nükleer silahlanma, çevre yıkımı, yapısal işsizlik, tüketim toplumu, aşırı nüfus artışı, biyolojik kanser, cinsel hastalıklar, artan soykırımlar bu göstergelerin belli başlılarıdır.”
Sürekli kanser üreten bu sistemin değişmesi için yeni duygulara değil birinci doğanın sesine ses katacak ikinci doğaya ihtiyaç var. Bu da özgürlüğün anda geliştiğine inananların ortak ve gerçekten sistem karşıtlığı mücadelesini yürütmelerinden geçiyor. Yoksa Adorno’nun söylediği gibi bu sistemin kendisi yanlış, dolayısıyla onunla yaşayarak, onu esneterek yaşamak doğru değil, yanlışa nefes vermek olduğunu iliklerimize kadar hissediyoruz.