Yaklaşık 6 milyon yıllık insan evrimi süresince beynimiz yaklaşık 3 kat daha büyüdü. Bugün sahip olduğumuz büyük beyinlerimiz sadece birkaç saniye içinde on yıllar boyunca birikmiş bilgiyi bir anda değerlendirip kararlara varabiliyor, çok boyutlu sorunları çözebiliyor, tuhaf fikirler ve mental görüntüler yaratabiliyor.
Atalarımız 3 milyon yıl önce basit nitelikli aletleri kullanmaya başlamıştı. Bunlardan en önemlisi de başka hayvanları avlamak ve etlerini parçalamak için kullandıkları keskin kaya parçalarıydı. Bu tür aletlerin atalarımızın oluşturduğu topluluklar arasında yayılması onların 2 milyon yıl kadar önce Afrika kıtasına yayılarak hiç tanımadıkları coğrafyaya açılabilmelerinde büyük bir avantaj sağladı. Bu süreçte insan beyni de giderek daha da büyümeye başladı. Bu ilk dönemlerde doğumu anneler için çok daha zor hale getirdi. Hemen hemen tüm canlılar arasında en zor doğum yapan canlı olarak insan gösteriliyor.
Et tüketimi karaciğer ve bağırsakları küçülttü
Modern insanların beyinleri vücut ağırlığının sadece yüzde 2’sine tekabül ederken toplam enerjinin yaklaşık yüzde 20’sini harcıyor. Bu orantısızlığın nedeni bilim insanlarının uzun bir süreden beri dikkatini çekmiş durumda.
Normal koşullarda beynin büyümesiyle artan enerji ihtiyacı metabolizma hızının dramatik bir şekilde artmasına neden olması bekleniyor. Ancak atalarımızla fiziki farklılıklarımız böylesi bir metabolizma hızı farklılığına işaret etmiyor.
1995 yılında İngiliz bilim insanları Leslie Aiello ve Peter Wheeler “maliyetli dokular hipotezi” ile beynimizin nasıl geliştiğini açıklamaya çalıştı. İkiliye göre ilk insanların karaciğer ve bağırsak büyüklükleri ciddi bir şekilde küçülmüştü. Bu sayede insanların beyninin büyümesiyle ortaya çıkan enerji ihtiyacı karşılanmış olmalıydı.
Peki karaciğer ve bağırsaklarımızın küçülmesine ne neden olmuştu? Aiello ve Wheeler insanların beslenmesinde sindirimi nispeten kolay olan etin giderek artan oranda yer tutması sonucunda bunun gerçekleşmiş olduğunu dile getiriyor. Yani insanlar bitkiler ve meyveler ile beslenmeye devam etseydi hiçbir zaman beynimizin büyümesi için gerekli olan metabolik enerjiyi boşa çıkaramayacaktı.
Et tüketmek bizi diğer insansılardan ayırdı
Her ne kadar günümüzde bir mağara adamı gibi beslenmeyi öngören paleodiyet savunucuları beslenmemizde etin önemli bir yer tutması gerektiğini savunsa da ilk insanların bol miktarda et yediği konusunda elimizde bir kanıt yok. Daha yakın dönemlerde yaşayan atalarımız çok çeşitli bir diyete sahipti ancak bu diyette çok fazla ete yer yoktu. Demek ki fiziksel değişime neden olabilecek kadar dramatik bir beslenme değişikliği bundan çok önce gerçekleşmiş olmalıydı.
Afrika’da bundan 6 milyon yıl önce yaşayan ilk atalarımızın beslenme şekli muhtemelen günümüzdeki şempanzelerden çok farklı değildi. Şempanzeler günümüzde ağırlıklı olarak meyve ile besleniyor. Et şempanzelerin diyetinin sadece yüzde 3’ünü oluşturmakta.
Fosil kayıtlar insanların et tüketiminde şempanzelerden dört noktada ayrıldığını gösteriyor. Birincisi; insanların ataları sadece kendilerinden küçük değil, çok daha büyük hayvanları da avlayıp yiyebiliyordu. İkincisi; insanlar eti yemeye hazırlamak için aletler kullanıyordu. Üçüncüsü; insanlar büyük bir ihtimalle leşlerden de et elde ediyor ve tüketiyordu. Bu davranış şempanzelerde hiç gözlemlenmemiştir. Dördüncüsü ise; günümüzdeki insanlar gibi ilk atalarımız da elde ettikleri yiyeceği taşıyarak başka yerde de tüketirdi. Bu da beslenme üzerinden bir sosyalleşemeye neden olurdu.
İlk insanlar leş yiyiciydi
İnsanların nasıl olup da et yemeye başladığı konusundaki araştırmalar 1925 yılında Afrika’da başladı. Güney Afrika’nın Taung kasabası yakınlarında keşfedilen kalıntılar bundan 2.8 milyon yıl önce yaşamış bir insansı grubunun avcılık yaptığını ve et yemeye başladığını gösteriyordu. Bu keşfin ardından bilim insanları Afrika’nın dört bir yanında insan kalıntılarının bulunduğu alanlarda beslenme alışkanlıklarına ilişkin kanıtlar aramaya başladı. Tanzanya’daki Olduvai Gorge alanında bulunan 1.8 milyon yıllık yerleşkede de avcılıkta ve et işlemekte kullanılan aletlere rastlanıldı. Buradaki bulgulara göre insanlar etin yanı sıra avladıkları hayvanların son derece besleyici olan ilik ve beyinlerini de seçerek yiyordu.
İnsanların ilik ve beyinle bu kadar ilgili olması ilk etle tanışmanın leş yiyiciliğiyle başlamış olabileceği kanısını uyandırıyor. Doğadaki birçok yırtıcı avladıkları hayvanların yumuşak etlerini tüketiyor. Hemen hemen hiçbir yırtıcı ilik ve beyin gibi ulaşılması zor olan besinleri tüketmiyor. Bu nedenle insanların atalarının yüz binlerce yıl diğer yırtıcıların avladıkları hayvanlardan kalanlar ile beslendikleri düşünülüyor.
Bunu takip eden araştırmalara göre insanların ataları etle tanışması bundan 3.4 milyon öncesine rastlıyor. Bu direk atalarımızın sahip olduğu homo geninin ortaya çıkmasından evrim ölçeğine göre kısa bir zaman öncesine rastlıyor.
Kolektif avlanma ve insanların sosyalleşmesi
İnsanların et tüketimini kollektif avlanma ve tüketimi ile başlamaları ise 1.5 milyon yıl öncesine dayanıyor. Bunun en açık kanıtlarından biri 2008 yılında sonuçları yayınlanan Kenya’daki Koobi Fora arkeolojik sitesinden elde edilen 6 bini aşkın hayvan kemiği. Bu hayvanların çok farklı türlerden olması, en az 9 büyük hayvanının başka yerlerde avlandıktan sonra tüketilmek için yerleşkelere getirilmesi et tüketiminin ciddi boyutlara ulaştığını gösteriyor.
Buradaki kemikler üzerinde de yırtıcıların izlerine rastlanmaması hayvanların insanlar tarafından direkt olarak avlandığını ortaya koyuyor.
İnsanların atalarının beyinlerindeki büyüme de bundan yaklaşık 2 milyon yıl öncesine rastlıyor. Hollanda’nın Leiden Üniversitesinden Josephine Joordens ve ekibinin yaptığı araştırmalara göre özellikle artan balık tüketimi de insanların beyinlerinin gelişmesine katkı sunmuş olabilir. Bu araştıranın hemen ardından Kenya’nın Koobi Fora arkeolojik sitesinde yapılan incelemeler insanların bundan 1.95 milyon yıl önce balık, timsah ve kaplumbağaları yediğini ortaya koydu.
Suda yaşayan canlıların etlerinden bulunan DHA (Docosahexaenoic asit) beynin gelişimi için kilit önem taşıyan bir bileşen.
Hemen hemen aynı dönemlerde homo erectusların karın bölgesinin incelmeye başladığı ve karaciğer ve bağırsakların küçülmeye başladığı görülüyor. Sindirim sisteminin daha az yer kaplaması ve daha az enerji harcaması sonucunda beyin gibi organların gelişimi için gerekli enerjiyi de ortaya çıkardığı düşünülüyor.
Yemeklerin pişirilmesi daha fazla beyinsel gelişmeyi ortaya çıkardı
Et sadece besin özelliği açısından değil, elde etmesi komplike bir besin olması nedeniyle ilk insansıların sosyalleşmesi açısından da önemli bir yer tutuyor. Bazı bilim insanları et tüketiminin neden olduğu sosyal bağlar, alet gelişiminin insanın gelişimini sağladığını düşünüyor.
İnsanların eti pişirmesi de yaklaşık 1 milyon yıllık bir geçmişe sahip. Bunun ilk olarak kuzeydoğu Afrika ve günümüz İsrail-Filistin topraklarında geliştiği savunuluyor. Et ve sebzelerin pişirilmeye başlanması da bunların sindirimlerini çok daha rahat ve güvenli hale getirdiği için insanların beyinsel gelişimini tetiklediği de ifade ediliyor.
Artık et tüketiminin beyinsel gelişim ile alakası yok
Tabii günümüzdeki et tüketiminin sonuçları ile insanlık tarihinin başındaki et tüketiminin sonuçları aynı değil. Tarımın olmadığı, bitki ve sebzelerin de iklim koşullarına çok aşırı bağlı olduğu dönemlerde et insanlar için çok güvenli bir besin kaynağıydı. Günümüzde ise bu çok geçerli bir önerme değil. Artık insanlar bitkisel gıdalarla da et kadar etkili bir şekilde beslenebiliyor. Yani et tüketimi beyinsel gelişim açısından bugün herhangi bir öneme sahip değil ama tabii bundan 3 milyon yıl önceki atalarımız için hikaye çok farklı.