Sürgünlerde gözlerini dünyaya açanlar yine sürgün yollarında, yine doğanın acımasız koşulları içinde, yine açlık, yine susuzluk ve yine perişanlık...

Bir yanda 73 fermanın acılı hikayeleri ile büyüyen Şengal’deki Êzîdî halkı. Diğer yanda ise yıllarca Türk devletinin soykırımından kaçarak sınırdan sınıra, mayınlara, tanklara, toplara, uçaklara göğsünü gere gere ve arkasında yüzlerce şehit vere vere onurlu yürüyüşünü sürdüren Maxmur halkı.
Artık her şey anlatılmayacak kadar açık ve gözler önünde. ‘Evet çocuklarım yıllarca size anlattıklarımız tam da böyle bir şeydi’ diyen, fermandan fermana, sürgünden sürgüne giden acılı Kürt anaları var yeniden.
Onlar, ninnilerle değil fermanların ve sürgünlerin acılı hikayeleri ile büyüyenler.
Onlar, inançları için, özgür bir gelecek ve onurlu bir yaşam için acıların ve ıstırapların deryasında yüzenler. Onlar, her kıyıda kendilerini bekleyen dost görünüşlü maskeli zalimleri her gördüklerinde hiçbir tereddüde girmeden deryasına dönenler.
Onlar, her koşul altında özgürlüğün ve onurlu bir yaşama giden tek yolun direnmek olduğunu bedelini ödeye ödeye öğrenenler. Onlar ki hangi adla maskelenmiş tanrıların saldırılarına uğramış olsun, her yerde sürgün kaldılar. Sürenlerin ise amacı tarihin her deminde değişmiş olsa da zalimlikleri baki kalanlar. Onlar, ‘evet çocuklarım yine yolculuk vaktidir. Eskisi gibi yeniden. Korkmak, ürkmek, ya da pes etmek yok’ diye anlatan, onuru için çok büyük bedeller ödemiş acılı Kürt analarıdır.
Onlar yine kızgın. Onlar yine öfkeli. Çünkü kendinden görüp dost sandıklarının ihanetine uğradılar. ‘Dostun’ ihanetine uğramasalardı eğer kanlarının son damlasına kadar savaşıp toprakları uğruna onurluca ölümü göze alacaklardı. Bundan hiç kimsenin de şüphesi olmazdı. Fakat boşuna dememiş ya tarih “Dost diye inandıklarının haince vuracakları hançerin yarası daha derin olur.”
Evet, Kürt halkının acıların deryasındaki göçü sürüyor. Açlık, susuzluk, yorgunluk ve dayanamayıp boğularak yitip giden onlarca can. Ama her şeye rağmen gözler sonsuzluğa dikilmiş ısrarla onurlu bir yaşam arıyor. Başları dik, yürekleri inadına inadına direnmek için çarpıyor. Onlara tarihin en büyük acılarını yaşatanlar şimdi her kıyıda kollarını açmış onlara gelin diyorlar. Hem de şefkatli olduklarına kendilerini inandırmışçasına.
Ama onlar kılıktan kılığa giren ve Êzîdî’nin başından 73 ferman geçiren maskeli Ehrimanları çok iyi tanıyorlar.
İşte kıyılardan yine sesler geliyor. Yıllarca, kedinin fareyi kovalaması gibi onları uçaklar tanklar ve toplarla mayınlı sınırlara ve ölüm kokan uçsuz bucaksız çöllere süren Türk devleti şimdi çıkıp “Maxmur halkı bizim vatandaşlarımızdır ve istedikleri zaman gelebilirler” diyor. Ama onlar artık her şeyin farkında. Çünkü 73 fermanın acılı tecrübesi omuzlarında olan Êzîdîler gülen yüzlere değil pratiklere bakıyor ve güzel sözlere değil maskelerin altına gizli gerçek yüzleri görüyorlar.
Artık şu bir gerçektir, ne Kürt eski Kürt’tür ne de Kürdistan eski Kürdistan’dır. Bugün dört parçada her şeyini tereddütsüzce onlarla paylaşmaya hazır bir halk gerçekliği vardır. Bugün Kürdistan’ın dört bir yanında onları ölümüne savunacak koruyacak orduları vardır. Yüz yıllardır katliamlara ve soykırımlara göğsünü gere gere direnmesini bilenlerin bugün özgürlüğün kokusunu an be an alacak kadar yakınken pes edip teslim olacağını beklemek, hakikatten yoksun bir hayal ya da hiç olmayacak bir duaya “amin” demekle eş değer değil midir?