
Galatasaray Meydanı’nda, o pankartın ardında bir araya geliyor, hikayeler dinleyip hikayeler anlatıyorlar. Bazen görüyoruz, bazen görmüyoruz onları; gün oluyor, haftalar, aylar boyunca unutuveriyoruz birden; ama onlar unutmuyor, insan evladını unutur mu? 600 haftadır, yağmura çamura, kışa borana, sıcağa ayaza ve kimileyin ‘kolektif duygusuzlaşmamıza’ aldırmadan...
İlk eylem: 27 Mayıs 1995
Türkiye ve Kürdistan topraklarında askeri darbeler, bir yanıyla da kayıplar tarihi oldu. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında gözaltında kaybetme ve faili meçhul, adeta rutin uygulamaya dönüşmüştü. 20 Mart 1995’te gözaltına kaybedilen Hasan Ocak’ın ailesinin verdiği mücadele ise, “Bir şeyler yapmalıyız” diyen Ocak’ın babasının ve ailesinin çabasıyla neler yapılabileceğine dair fikirlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Gazeteci Nadire Mater’in de aralarında bulunduğu bir grup, her Cumartesi aynı saatte Galatasaray Meydanı’nda sessizce oturma fikrinin ortaya çıkması ardından “Arkadaşıma Dokunma” adıyla oturma eylemine başladı. Böylece Ocak ailesi ve sayıları 15-20 kişiyle sınırlı olan bir grup, her hafta Cumartesi günü hiçbir pankart ve slogana yer verilmeyen eylemde bir araya geldi ve her hafta gözaltında bir kaybın öyküsü okunmaya başlandı. İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şubesi, dernek yöneticileri, üyeleri, aktivistler, Cumartesi oturmalarında yer alarak destek oldu ve böylece Cumartesi Anneleri oluşumu ortaya çıktı. Bu isim, eylemi gerçekleştirenler tarafından değil medya tarafından kullanılmış ve kamuoyu da benimsemişti. 27 Mayıs 1995 yılındaki ilk oturma eyleminden bugüne geçen 21 yılda bu eylem, tam 600 kez yinelendi. İlk eylem, 15-20 kişiydi; yıllar içinde bu sayı, yüzlere, binlere, bazen on binlere yükseldi.
‘Kaybedilme’ riskine rağmen...
1995 yılında başlayan eylem, İstanbul’un farklı üç yerinde yapılmaya başlandı. Kadıköy Altıyol’da, Bakırköy Özgürlük Meydanı’nda ve Galatasaray Lisesi önünde. Zamanla baskıdan dolayı Kadıköy ve Bakırköy’deki eylemler son bulurken, 1999-2009 yılları arasında ise zorluklar, gözaltılar ve polis şiddeti nedeniyle 10 yıllık bir ara verildi.
İlk yıllar, Galatasaray Meydanı’na gitmenin, eyleme katılmanın bile ‘kaybedilmek’ riski gözaltına alınarak yapıldığı yıllardı; evden çıkarken vedalaşıyorlardı. Fakat Cumartesi Anneleri’nin eylemlerinin sonuç verdiği de zaman geçtikçe anlaşılıyordu; kayıplar grafiği gün geçtikçe düşmeye başlıyordu. Bir süre sonra eylemciler, 17 bin faili meçhul ve ‘kayıp’ için 17-31 Mayıs tarihleri arasını, “Uluslararası Kayıplara Karşı Mücadele Haftası” ilan etti.
90’lı yıllarda tavan yaptı
Türkiye ve Kürdistan’da 1980 sonrasında yaygınlaşan gözaltında kayıplar, 90’lı yıllar sonrasında OHAL’lerle birlikte ise adeta tavan yaptı. İHD’nin yapmış olduğu raporlama işleminde OHAL bölgesinde kayıp yakınlarının hepsinin resmi başvuruda bulunamadıkları gerekçesiyle rakamların ülkedeki gerçek gözaltında kayıp sayısını tam olarak yansıtmadığı belirtilirken, son 8 yılda yakınlarının başvurularına göre İHD ve çeşitli kuruluşların çalışmaları çerçevesinde 520 olan gözaltında kayıplar yıl yıl şöyle bir seyir izledi: 1991 yılında 4, 1992’de 8, 1993’te 36, 1994’te 229, 1995’te 121, 1996’da 68, 1997’de 45 ve 1998 yılında da 9 kişi.
1994 yılında gözaltındaki kayıplarda hızlı bir artışın yaşanmasının nedeni, 1992-1993 yıllarında OHAL bölgesindeki faili meçhul cinayetlerin yerini 1994’te gözaltında kayıpların almasıydı. 1995 sonrasındaki verilerde giderek düşüş görülmesinde ise İnsan Hakları Derneği öncülüklü Cumartesi Anneleri eylemlerinin ve diğer çalışmaların etkisi olduğu muhakkak.
Eylemi başlatan kayıp: Hasan Ocak
Cumartesi Anneleri mücadelesinin başlamasına neden olan kayıp, Hasan Ocak. Ocak, 21 Mart 1995 tarihinde Alevilerin yoğun yaşadığı Gazi Mahallesi’nde, ‘Gazi olaylarının’ başladığı dönemde gözaltına alındı. Gözaltına alındıktan sonra bir daha Ocak’tan haber alamayan aile ve insan hakları savunucuları, Türkiye ve Avrupa’da “Hasan Ocak nerede” sorusunun yanıtını açlık grevleri dahil her yola başvurarak aramaya başladı. Ocak ailesi, oğullarını bulmak için 58 gün boyunca çalmadık kapı bırakmadı; anne Emine Ocak, oğlunu sordukça dövüldü, gözaltına alındı, hapse atıldı. Devletin Ocak’ın akıbeti ile ilgili değişmeyen yanıtı “Bizde yok” oldu.
Boğularak öldürüldü
Bir süre sonra, Ocak’ın cansız bedenini Beykoz Buzhane Köyü Dedeler Mevkii’nde görenlerin jandarmaya haber vermesiyle durum, Beykoz Cumhuriyet Savcılığı’na bildirildi; parmak izi, kan örnekleri alındı, fotoğrafları çekildi. İstanbul Emniyet Müdürlüğü ve ilçelere parmak izi gönderildi. Ancak bu bulgulara rağmen kimlik tespiti yapılmadı. Ocak ailesi, 15 Mayıs 1995 tarihinde Adli Tıp Kurumu kayıtlarından oğullarını teşhis etti. Ölüm nedeni tel veya iple boğulma olsa da, yüzü tanınmaması için parçalanmış ve vücudunun her yerinde işkence izleri fotoğraflanmıştı. Aile, tanıklara da başvurarak, Ocak’ın en son Terörle Mücadele Şubesi’nde görüldüğünü duyurdu. Otopsi raporu da Ocak’ın boğularak öldürüldüğünü ortaya koydu ancak ailenin suç duyuruları sonuçsuz kaldı ve failler bulunmadı.
Anne Emine Ocak’ın başvurusuyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) taşınan Ocak dosyası ile ilgili Türkiye, ‘yaşam hakkını ihlal ettiği’ gerekçesiyle Temmuz 2004 tarihinde 25 bin Euro manevi tazminata mahkum edildi. AİHM ayrıca kararında, etkin soruşturma yürütülmediğine, Ocak’ın İstanbul Terörle Mücadele’de tutulduğunun kesin bir şekilde kanıtlanamayacağına, güvenlik kuvvetlerince öldürüldüğünün kanıtlanabilir olmadığına ve somut olgulara dayanmadığına yer verdi.
13 Nisan 1965 tarihinde Dersim doğumlu ve öğretmen olan Hasan Ocak’ın Kimsesizler Mezarlığı‘nda bulunan cenazesi, ailenin uzun uğraşları sonucu alınarak 19 Mayıs 1995 tarihinde binlerin katıldığı kitlesel bir törenle Gazi Mahallesi Mezarlığı’na defnedildi. Baba Ocak yaşamını yitirdiği 2001 yılına kadar, anne Emine Ocak ile kardeşleri Hüsniye, Hüseyin, Aysel, Ali ve Maside ise hâlâ, tüm kayıplar için mücadelelerini sürdürüyor.
Berfo Ana, gözü arkada veda etti

Cemil Kırbayır’ın ismini birçoğumuz, Berfo Ana’nın on yıllar süren mücadelesiyle duyduk. “Tek dileğim, ölmeden oğlumun mezarını görebilmek” demişti Berfo Ana. İnat etti, bu dileği gerçekleşsin diye 106 yaşına kadar yaşadı; ama 21 Şubat 2013’te gözü ardında veda etti hayata.
Cemil Kırbayır, 12 Eylül 1980’de evine baskın düzenlenerek gözaltına alındı. Darbenin ilk kayıplarından olan Kırbayır, işkencehaneye dönüştürülen Dede Korkut Eğitim Enstitüsü’ne götürülerek sorgulanan ve sorgu sırasında işkence edilerek katledilen devrimcilerden biri. Kendisinden haber almak isteyen ailenin 36 yıllık mücadelesi ise “Cemil Kırbayır gözaltında firar etti, onu bir daha sormayın bize” cevabı ile başladı.
8 Ekim 1980 tarihinde Kars Sıkıyönetim Gözetimevi’ne götürülen Kırbayır’a kardeşi Mikail Kırbayır, para ve giysi göndererek ulaştı; ancak ertesi gün bir daha gittiğinde, “Burada öyle biri yok” cevabıyla karşılaştı. Görgü tanıkları, sürekli “firar etti” denilen Kırbayır’ın ağır işkenceye maruz kaldığına dair tanıklıklarını dile getirse de Adalet ve İçişleri Bakanlıkları ile Cumhurbaşkanlığı arasında yıllarca mekik dokuyan Kırbayır ailesinin aldığı “firar etti” cevabı yine de değişmedi.
Dosya hakkında halen avukat Eren Keskin’in takibatında hukuk mücadelesi devam ediyor.
Bu devlet bizden NE İSTİYOR?
Ömrü oğlu Hüseyin Taşkaya’nın kemiklerini bulmaya yetmeyen Cumartesi Anneleri’nden biri de Fatime Taşkaya oldu.
6 Aralık 1993 tarihinde asker, polis ve Bucak Aşireti’ne mensup korucular tarafından otuz araçlık konvoyla, Urfa’nın Siverek ilçesi Bağlar Mahallesi’ndeki Mehmet Taşkaya’nın evine baskın yapıldı. Baskının ardından gözaltına alınan Hüseyin Taşkaya’nın akıbeti hakkında o günden beri herhangi bir bilgi yok. Oğlundan haber alma umuduyla Siverek Emniyeti’ne giden ve “Bir daha bize gelmeyin. Diğer oğullarınla birlikte burayı terk edin, yoksa onlar da kaybolur” cevabı alan Fatime Taşkaya, “Oğlumun kemiklerini görmeden ölmek istemiyorum” demişti.
Cumartesi Anneleri’nin 402’nci haftasında hasta yatağından mektup gönderen Taşkaya, dönemin Başbakanı Erdoğan’a, “Bir oğlumu kaybettiler, diğerini de KCK operasyonuyla tutukladılar. Bu devlet bizden ne istiyor? Birini kaybettiler yetmedi mi? Tek suçumuz Kürt olmak mı?” diye seslenmişti.
Fatime Taşkaya, oğluna kavuşamadan, 17 Ekim 2015 tarihinde Tuzla’da yaşamını yitirdi.
Yargı, zaman aşımını bekliyor
Gözaltında kayıplar, faili meçhuller ve Cumartesi Anneleri denilince akla ilk gelen isimlerden biri avukat Eren Keskin. Keskin, gözaltındaki kayıplarla ilgili hukuki mücadeleyi halen sürdürüyor.
Kaybetmenin bir devlet politikası olarak devreye girdiğini, o devlet aklının hala devrede olduğunu ve bu nedenle sonuç alamadıklarını belirten Keskin, ekledi: “20 yıl içinde bu dosyalarda savcılıklar ya hiçbir şey yapmamıştır ya da bizim çabalarımızla bazı dosyalarda soruşturmalar açılmıştır. Ama 20 yılın dolmasını bekliyorlar, hiçbir işlem yapmıyorlar ve 20 yıl dolduktan sonra da zaman aşımından düşme kararı veriyorlar. Oysa ki Türkiye, Birleşmiş Milletler Zorla Kaybetmelere Karşı Sözleşme’yi imzalasa ki büyük bir ısrarla imzalamıyor, bu tür suçlarda zaman aşımı olmaz.”
Cumartesi Anneleri eyleminin kayıplar mücadelesi açısından ülkenin en önemli eylemi olduğunu da belirten Keskin, demokrasi ve barış isteyen herkese çağrı yaptı: Eylemlere destek verin.
‘Kaybetme’ tarihinden kesitler
* ‘Gözaltında kaybetme’ politikası, dünya gündemine ilk defa Latin Amerika’nın askeri diktatörlükleriyle girdi. 70’li yıllarda Arjantin, Şili, Kolombiya ve Guatemala’da binlerce insan, bir anda ‘kayboldu’.
* Arjantin’de kayıp anneleri, 30 Nisan 1977’den itibaren, Buenos Aires’in Plaza de Mayo isimli meydanında buluşmaya başladı. 14 kadınla başlayan eylem, bütün ülkeyi sardı ve sonuç da aldı. Bu eylem, Cumartesi Anneleri’ne de ilham oldu.
* Türk devletinin ilk ‘kaybetme’ pratiği, İHD verilerine göre, 1937 yılında yaşandı. Komünist tütün işçisi Salih Bozışık, ‘Türkiye Komünist Partisi’yle bağlantılı olduğu’ gerekçesiyle gözaltına alındı ve bir daha da gören olmadı.
* Gözaltında kaybetmenin sistematik bir konsepte dönüşmesi, 70’li yıllarda oldu. Bu, Latin Amerika’daki kaybetmelerin başlamasıyla hemen hemen aynı dönemdi. 6 Şubat 1973’te Ali Kayahan, Haseki Hastanesi önünde gözaltına alındı, kontrgerilla merkezine götürüldü ve bir daha da haber alınamadı.
* 1977’de ise Kurtuluş Sosyalist Dergisi okuru inşaat mühendisi Zeki Erginbay, önce ‘kayboldu’; ardından Erginbay’ın cenazesi, bir çöplükte bulundu.
* Gözaltına kaybetme, 90’lı yıllarda köylerin yakılması/boşaltıması, kadınlara tecavüz, işkence, kitle katliamları gibi tipik kirli savaş yöntemlerinden, ‘gayrinizami harp’ metotlarından biri olarak devlet tarafından kullanıldı.
* Cumartesi Anneleri’nin eylemleri, bir de uluslararası örgütün kuruluşunu sağladı: ICAD. Bu örgüt öncülüğünde 17-19 Mayıs 1996’da 1. Uluslararası Gözaltında Kayıplar Kurultayı düzenlendi.
NECLA DEMİR / ZUHAL ATLAN / DİHA / İSTANBUL