Evrenin evrimi
Forum Haberleri —

.
- Üzerinde yaşadığımız gezegen, tüm canlılar açısından gün geçtikçe bir ölüm çukuruna dönüşüyor. Nereden geliyoruz sorusu, ortak bir cevaba kavuşmamış olsa da, nereye gitmekte olduğumuz gözler önündedir.
ELİF AKGÜL ATEŞ
Tarih boyunca felsefeciler nereden geliyoruz sorusuna cevap aramış, yaşamın kaynağı ve anlamlandırma arayışı hep sürmüştür.
Yaşamın, bir başka yaşamdan mı, yoksa cansız maddeden mi doğduğu fikri filozoflarca hep tartışılmıştır. İlkel toplumlarda, yaradılış doğa güçlerinde aranmıştır. Doğum ve ölüm bu güçlerin eseri olarak benimsenmiş, buna yönelik ritüeller geliştirilmiştir. Bu arayış efsanelerle şekillendirilen mitolojilerde ifadesini bulmuş. Nitekim dinler tarihi, nereden geliyoruz sorusunun cevaplandırılmaya çalışıldığı mitolojilerle doludur.
Bu noktada birçok inanç sistemi doğmuştur. Bu inanç sistemlerinden Animizm, insanın içinde yaşadığı doğanın bir parçası olduğunu savunur, canlı ve cansızlar arasında güçlü bir bağ kurar.
Tek tanrılı dinler yaradılışı tamamen tanrısal bir güce bağlamışlardır. Bu felsefe insanın balçıktan yaratıldığını ve tanrının ona ruh verdiği inancına dayanır. Bu anlamda Tanrıdan gelen kutsal nefes, maddi ve cansız bedene hayatı veren gerçek güçtür.
Aristoteles, yaşamın kaynağını cansız maddeye bağlıyordu. René Descartes’e göre doğada canlı, cansız diye bir ayrım yoktur ve oradaki bütün varlıklar hep iç içe ve sürekli birbirlerine dönüşmektedir. Bu felsefe ışığında yaşayan varlıklara ilk kez organizma adı verilir.
Darwin ve Alfred Wallace, yaşamın cansız maddelerden meydana geldiğini, doğal seleksiyona dayalı evrim kuramı, tür çeşitliliğinin ortak bir atadan evrimleştiğini savunur.
20. yüzyılda bilim ve astronomi alanında yaşanan dev keşifler, insanlığa evrenin yeni kapılarını aralıyacak, dünyamızda canlılığın kaynağını kanıtlayacaktı. Fizik, kimya biyoloji canlıların varoluş şifrelerini çözmede sınır tanımayacaktı.
Big Bang (Büyük Patlama) teorisinin kanıtlanması ile evrenin ilk oluşumu ve kaos sürecini aydınlatarak Güneş Sistemimizin 4.57 milyar yıl önce oluştuğu keşfedildi. Buna göre evrenin ilk oluşum sürecinde meydana gelen küllerdeki karbon ve öteki ağır elementler, gezegenimizdeki yaşamın ham maddesi olmuştur. Evrenin döngüsünün önemli parçası olan Süpernova patlamaları sonucu etrafa saçılan karbon ve hidrojen, helyum ve oksijen gibi elementler ve küller kozmik rüzgarlarla galaksinin farklı bölgelerine yayılırken, uzaydan asteroid ve kuyruklu yıldızlardan kopan meteorların Dünyamıza düşmesiyle organik maddeleri taşıdığı bilim insanlarınca kanıtlanmıştır artık.
Bu teoriyi destekleyen keşifler, kökeni milyonlarca yılla dayanan fosillerin bilimsel teşhisi, yeryüzünde ilk canlılığın oluşumunu ve evrimleşmesini artık tartışmasız olarak kanıtlamaktadır. Yaşamın ilk oluşum evresinden kalma kayalarda yapılan incelemelerde 3,8 milyar yıllık biyolojik karbon örneklerinin bulunması, canlılığın ilk ortaya çıkışını göstermektedir.
Bilim insanlarının yaptığı hesaplamalara göre 1,7 milyar yıl önce çok hücreli ve özel fonksiyonlu canlıların oluştuğu tahmin edildi. Bundan 1,85 milyar yıl önce yaşamış organellere sahip bir ökaryot organizmanın fosili bulundu. Omurgalı hayvanların 525 milyon yıl önce oluştuğu, ilk karasal omurgalıların yaşı 375 milyon yıl, ilk primatların yaşı 47 milyon yıl, ilk insansının yaşı 6 milyon yıl, ilk insansı türün yaşı 2 milyon yıl, türümüzün yaşı ise 200.000 yıl olduğu yaklaşık olarak tespit edildi.
Bu bilimsel kanıtlara göre canlı varlıklar kimyasal bileşiklerin karışımından oluşmaktadır. Bilim çevreleri canlı organizmaların yaşamsal sürekliliğini sağlayan en az 35 element tespit etti. Bu elementlerin bir bölümünü günlük yaşamımızdan aşinayız. Mesela demir, magnezyum, potasyum, kalsiyum gibi elementlerin eksikliği yada fazlalığı vücut metabolizmasını nasıl bozduğunu biliyoruz.
Bu metallerin atomları, canlıların oluşum aşamasında oluşturdukları bileşikler ve moleküller canlılığın hammaddesini oluşturur. Yani cansız denilen bir moleküler organizasyon ya da karışım canlılığın temelini oluşturmaktadır. RNA ya da protein molekülleri topluluğu, ortamdaki bileşikleri kullanarak kataliz yapmaya ve kendini çoğaltmaya başladığında ilk canlı moleküller oluşur.
Zoolog Stephen Hedges canlı oluşumunu şöyle tanımlamaktadır: ‘Elementlerden Makromoleküllere en basit organizasyonlu canlılar olan virüslerin yapısında, protein ve kalıtsal madde olarak nükleik asitler (DNA ya da RNA) bulunur. Bazı virüslerde konak hücreden aldığı lipid zar parçası da yer alır. Virüslerden bakterilere geçildiğinde bu moleküllere; karbonhidratlar, inorganik maddeler, vitaminler vb. birçok molekül eklenir.‘
Kuşkusuz bilim insanlarının yaşamın kökeni üzerinde elde ettikleri tüm veriler tartışmasız olarak bilimsel kanıtlara dayanmaktadır. O da şudur, organik maddelerin temeli inorganik maddelere dayanmaktadır. Yani canlı organizmalar doğada var olan maddelerin birleşiminden oluşmaktadır.
Ancak yeryüzünde yaşamın oluşum sırları, canlıların evrimleşme süreçleri bir bir çözümlenirken, insanlığın azımsanmayacak büyük bir bölümü hala bilime, Evrim Teorisine karşı direnmekte. Dogmalarla şekillendirilen inanç sistemleri, evrimsel dönüşüm gerçekliğine meydan okumaktadır.
Bu anlamda nereden geliyoruz ve yaşamın kaynağı nedir sorusu, halen ortak bir cevaba kavuşmuş değilidir. Oysa günümüzde nereden geliyoruz sorusu, nereye gidiyoruz sorusunun önüne geçerek cevaplanması gereken asıl soru haline gelmiştir. Üzerinde yaşadığımız gezegenin genel durumu kötüleştikçe, doğayla barışık ekolojik bir yaşam arayışı, hiç olmadığı kadar yaşamsal önem kazanmıştır.
Dayanılmaz bir düzeye ulaşmış olan toplumsal koşullar, sorunların kaynağını görebilmek için, çok daha derinlere bakmayı gerektiriyor. Tekçi, inkarcı, soykırımcı ulus devlet aklı ve küresel kapitalizm, savaşı ayakta kalmanın temel politikası haline getirirken, üzerinde yaşadığımız gezegen, tüm canlılar açısından gün geçtikçe bir ölüm çukuruna dönüşüyor.
Nereden geliyoruz sorusu, ortak bir cevaba kavuşmamış olsa da nereye gitmekte olduğumuz gözler önünde. Mevcut gidişat, doğal dengenin gittikçe bozulması sonucu göz göre göre ölüme yapılan bir yolculuktur. Gidişatı tersine çevirmenin tek seçeneği ise, insanın kendi ilk haline, yani doğal toplum haline uygun bir yaşam paradigması oluşturmaktan geçiyor.







