
Türk ve Kürt emekçilerinin 1 Mayıs Alanı Taksim ise yine yasak. Emek örgütleri ve HDP direniş kararı aldı. 1 Mayıs’ın yasaklar, baskılar ve direnişle dolu tarihi, bugün için anlamını ortaya koyuyor.
1 Mayıs nasıl doğdu?
Jack London’un meşhur romanı “Demir Ökçe”, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki emekçilerin kapitalizmin en vahşi döneminde maruz kaldığı derin sömürüyü ve buna karşı ortaya çıkan isyanları konu eder. “Demir Ökçe” ise, bu işçi direnişlerine devletin ölümcül müdahalelerini anlatan bir tamlama olarak çıkar karşımıza. Zira ABD’li egemenler, dünyadaki sınıf kardeşleri gibi, emekçilerin öfkesi karşısında korkuya kapılmakta, bu öfkeyi sindirmek için her türlü terör metodunu devreye koymaktadır.
ABD’de işçi ayaklanmalarının merkezi Chicago olmuştu. Bu ayaklanmaların en büyüğüne ise, 1 Mayıs 1886 günü tanık oldu. Amerika İşçi Sendikaları Konfederasyonu önderliğinde işçiler, günde 12 saat haftada 6 gün çalışmaya isyan ettiler. Talepleri, insanca çalışma koşulları ve 8 saat iş günüydü! O gün, Luizvil’de siyah ve beyaz ırklardan yarım milyon işçi şalterleri indirip alanlara çıktı, Ulusal Park’a girdi. (O günlerin ABD’sinde Ulusal Park, siyahlara kapalıydı. İşçilerin birliği, kimliksel ayrımlara karşı da kendiliğinden direnç yaratıyordu.)
O gün ortaya çıkan birlik ve kuvvet, bir özgüven dalgası yarattı. Direnişler birbirini izledi. Devlet ise birçok yerde grev kırıcıları devreye sokmuştu. Çeşitli vaatlerle kandırılan işçiler, grevci işçilerin üzerine salınıyor; bu saldırılara polis saldırıları ekleniyor; grevin ilk şehit haberleri gelmeye başlıyordu.
4 Mayıs’ta, katledilen dört işçinin hesabını sormak için Haymarket Alanı’nda miting düzenlendi. Mitingin dağılması esnasında, kürsü önüne nerden geldiği belli olmayan bir bomba atıldı, 7 polis öldü, 69’u yaralandı. (Olayı anlatan bir polis, bombanın aslında polislere değil işçilere atıldığını, fakat polisin dağıtmak için şiddet uyguladığı sıradaki kargaşada bombanın polisler arasına düştüğünü anlattı.) Bu olay sonrasında polisler, alana ateş açtı, rastgele katletti; ardından yüzlerce işçi, asılsız ithamlarla tutuklandı; beşi hakkında idam kararı verildi; bunlardan en genci Louis Lingg, idamından önce intihar etti. 1 Mayıs’ı yaratan direnişe öncülük eden anarşist işçiler Albert Parsons, August Spies, George Engel ve Adolph Fischer ise idam edildi.
O gün direnişe çıkan işçilerin sloganı, bugün dünya işçi sınıfının sloganı olmayı sürdürüyor: 8 saat iş, 8 saat uyku, 8 saat canımız ne isterse! İdam sehpasında, “Af dilersen serbest kalırsın” diyen mahkemeye Albert Parsons’un söyledikleri ise, halen kulaklarımızda: “Bütün dünya biliyor suçsuz olduğumu. Eğer asılırsam, cani olduğumdan değil emekçi olduğumdan asılacağım!”
Ne zaman ilan edildi?
Chicago’daki işçi direnişleri ve dört işçi önderinin idam edilmesi, ülkenin her yerinde ve giderek dünyada protestolara yol açtı. Luizvil Grevi ve Haymarket Kalkışması, işçi sınıfı için sembol haline gelen eylemlere dönüşmüştü. II. Enternasyonal, 1889’da Fransa’nın başkenti Paris’te düzenlediği kongrede, Amerikan işçilerinin mücadelesini tüm dünyadan selamlama, destekleme kararı aldı. 1 Mayıs, bu kongrede “Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü” ilan edildi ve 1890 yılından itibaren giderek büyüyen bir coşku ve yerleşen bir gelenek ile dünyanın dört bir yanında emekçilerin kavga gününe dönüştü.
1 Mayıs bayram mıdır?
Değildir. Bu günü dünya işçi sınıfının, emekçilerinin ve ezilen halklarının gündemine sokan II. Enternasyonal’in tariflediği gibi, “birlik, mücadele ve dayanışma günü”dür. Dolayısıyla 1 Mayıs, hoşça vakit geçirilecek, dostlarla hasret giderilecek bir gün de değildir. Bu “bayram” alışkanlığı, kaynağını iki şeyden alır: Birincisi, Reel Sosyalist ülkelerinde 1 Mayıs’ın -’iktidar işçilerde’ denildiğine göre!- bir mücadele günü olarak karşılanmasının lüzumu kalmadığı düşünülüyordu! İkincisi, baş edemediği her şeyi kapsayarak dönüştürmekte mahir egemen sınıflar, 1 Mayıs’ı da mücadele günü değil işçi bayramı (hatta bahar bayramı!) olarak karşılamanın daha tehlikesiz olacağını düşündü.
1 Mayıs, emekçilerin biriken öfkelerini, güçlerini, umutlarını meydanlara taşıdığı; kuvvetini, kudretini dosta, düşmana ve kendine gösterdiği gündür. Bu açıdan, ona bayram diyeceksek bile bunu başka anlamda, emeğin alanları kavgasıyla renklendirdiği bir şölen anlamında kullanabilmek gerekir. 1 Mayıs’ı resmi tatil ilan edenlerin veya onu mücadeleden arındıran “sarı sendikacılığın” bayram tarifi, 1 Mayıs’ın tarihsel önemiyle ve “pratik faydasıyla” uyuşur değildir.
1 Mayıs’ın yasaklı tarihi
Türkiye’deki bilinen ilk işçi örgütü, 1871’de kurulan Amele Perver Cemiyeti’dir. İlk grevin ise, 1872 tarihinde Haliç Tersanesi’nde gerçekleştirildiği düşünülüyor. En yoğun işçi direnişleriyse, II. Meşrutiyet’in ilanından hemen sonra Sofya, Selanik, Ereğli ve Adana gibi kentlerde kayda geçti. Yüzlerce direnişin ardından 25 Eylül 1908’de İttihat ve Terakki Hükümeti, sendika ve grev yasağı koydu.
Türkiye topraklarındaki ilk 1 Mayıs buluşması ise, 1905 yılında İzmir’de gerçekleşti. İstanbul’daki ilk 1 Mayıs’ın tarihi ise 1910 oldu. Daha sonra araya savaşın girmesiyle durağanlaşan işçi direnişleri ve 1 Mayıs kutlamaları, 1920‘de yeniden başladı. 1923 1 Mayıs’ında ise birçok yerli ve yabancı işletmede işçiler greve çıktı. Talepler, yabancı şirketlere el konulması, 1 Mayıs’ın resmen tanınması, 8 saat iş günü, haftasonu tatili, sendika hakkı ve grev hakkı idi. Bu eylemden sonra birçok işçi tutuklandı.
1925 yılından itibaren işçilerin 1 Mayıs kutlamasına, Şeyh Sait İsyanı dolayısıyla çıkarılan Takrir-i Sükun Kanunu uyarınca izin verilmedi fakat gizli olarak kutlamalar devam etti. Bu tarihten sonra 1 Mayıs, yasaklarla anıldı; 1 Mayıs yasağı, on yıllar boyunca kaldırılmadı.
1935 yılında çıkarılan “Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun” ile 1 Mayıs, “Bahar ve Çiçek Bayramı” adıyla tatil ilan edildi. (Bu tatilin diğerlerinden önemli bir farkı vardı: Ücretsiz izin günüydü!) İşçilerin yükselen direnişiyle başa çıkamayacağını anlayan Kemalist iktidar, dünyadaki sınıfdaşlarının yöntemini izliyor, 1 Mayıs’ı kapsayarak yok etmeye girişiyordu.
1960 yılında Türk egemenleri, bu kez başka bir oyunla sahnedeydi: Toplu Sözleşme, Grev ve Lokavt Kanunu’nun kabul tarihi olan 24 Temmuz, işçilere 1 Mayıs’ın yerine bayram olarak dayatıldı. Böylece işçilerin her yıl alanlara çıkıp iktidara şükretmesi sağlanacaktı! Fakat işçi sınıfı ve öncü örgütleri bu tarihe yüz vermedi. 1 Mayıs, baskılara rağmen kutlanmaya devam edildi.
1975 yılında 1 Mayıs, büyüyen işçi örgütlenmelerinin basıncıyla ilk defa yasal olarak kutlanabilmeye başlandı. İstanbul Tepebaşı’ndaki bir düğün salonunda, Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK) öncülüğünde bir kutlama etkinliği gerçekleştirildi. Yüzlerce işyerinden gelen işçilerin katılımıyla yapılan etkinlik, bir düğün salonunda olması ve katılımın çok yoğun olmaması dolayısıyla mütevaziydi belki; ama elli yıllık yasağın ortadan kalkması açısından dönüm noktası oldu.
1976‘da büyüyen DİSK öncülüğünde işçilerin 1 Mayıs coşkusu, salonlara hapsedilemez oldu. Ülkenin ilk büyük 1 Mayıs’ı, Taksim Meydanı’nda gerçekleştirildi. Mitinge ülkenin dört bir yanında otobüslerle on binlerce işçi, emekçi katıldı. Bu mitinge Kürdistan’ın da Amed’den Van’a değin dört bir yanından otobüslerle işçiler akın etmişti.
1977... Türkiye işçi sınıfının, emekçilerinin 1 Mayıs tarihi açısından dönüm noktası... Serbest kalmasının daha iki yıl ardından 1 Mayıs, yüz binlerce işçiye ev sahipliği yaptı. DİSK yöneticilerine göre Taksim’deki 1 Mayıs etkinliğine 500 bin kişi katıldı. DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler, yoğunluktan dolayı konuşmasına ancak akşama doğru 4 sıralarında başlayabilmişti ki, bugünkü The Marmara (o günkü Intercontinental) Oteli’nden yüz binlerin üzerine silahla ateş açıldı. 36 işçi hayatını kaybetti. Failleri halen meçhul olan bu katliamın ertesinde Taksim Meydanı, işçi sınıfının “1 Mayıs Alanı” olarak hafızalara kazındı. Zira o meydan, şehit işçilerin kanıyla sulanmıştı.
Taksim Meydanı’ndaki katliamın bir amacı, işçileri mücadeleden “korkuyla” soğutmak, 1 Mayıs’ı kriminalize etmekti; ancak tüm bu korku atmosferine rağmen 1978 1 Mayıs’ı da yüz binlerin katılımına şahit oldu. 1979‘da ise Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Mayıs’a izin vermedi. Yasağı dinlemeyerek sokaklara çıkan yüzlerce kişi gözaltına alındı. Bunlar arasında Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı Behice Boran da vardı. İstanbul Anadolu yakasında ise Kurtuluş grubu sokağa çıkarak yasağı deldi.
1980 Darbesi sonrasında 1 Mayıs’lar yasaklandı; hatta resmi tatil bile kaldırıldı! 12 Eylül ve sonrasının zapturaptına yaygın ve etkili direniş gösteremeyen işçi örgütleri, uzun süre sokaklardan çekildi. 1987’de ilk kez İstanbul’da salon etkinliği ile kutlandı. 1 Mayıs’ı tekrar alanlara taşıma girişimi ise, 1988 yılında gerçekleşti. Taksim’e çıkmak isteyen sendikalar, polis şiddetiyle karşılandı; 88 işçi gözaltına alındı, bir kısmı tutuklandı.
1989 yılında ise Taksim yasaklanmakla kalmadı; bazı sendikaların izin aldığı İstanbul’daki kutlamalar da yasaklandı. Taksim Meydanı’na yürümek isteyen devrimciler arasından 17 yaşındaki genç bir işçi, Mehmet Akif Dalcı polis kurşunuyla yaşamını yitirdi.
1990‘da 1 Mayıs, ülkenin değişik yerlerinde yüz binlerce işçi tarafından kutlandı. Sendikalar ve örgütlerin çoğu, Taksim ısrarından vazgeçmişti. Taksim’e yürümek isteyen devrimciler ise yine polis şiddetiyle karşılandı; polisin açtığı ateşle genç bir hemşire, Gülay Beceren felç oldu.
1993‘te 1 Mayıs, yeniden meydanlarda yasal olarak kutlanmaya başlandı. Türk-İş İstanbul’daki Abide-i Hürriyet Meydanı’nda, DİSK Pendik Meydanı’nda 1 Mayıs’ı karşıladı.
1994 ve 1995‘te 1 Mayıs, sendikaların ortaklaştığı Demokrasi Platformu tarafından, İstanbul, İzmir, Mersin, Adana ve Ankara’da düzenlendi.
1996 yılında 1 Mayıs, Kadıköy Meydanı’nda düzenlenen ortak mitingle karşılandı. Sendikaların öncülük ettiği 150 bin kişilik yürüyüş ardından arama noktasında çıkan arbedede üç işçi, polis tarafından katledildi. Bu provokasyon ardından Kadıköy Meydanı da yasak meydanlar arasına girdi.
1996‘dan sonra yasal 1 Mayıslar, uzun süre işçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma gününe yaraşır bir içerikten ve direnişten yoksun kaldı. Türkiye’nin dört bir yanında düzenlenen kutlamalarda “sarı sendikacılık” büyük bir hacim kaplıyordu. Kürsüdeki konuşmalardan pankartlara kadar bütün detaylarda göze çarpan “yasallaşma”, devletin emekçilerin direnişini yozlaştırarak etkisizleştirme saldırılarına da maruz kaldı.
2007 yılında DİSK, TMMOB, KESK ve Tabibler Odası, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama kararı aldı. İktidarla asgari ücret görüşmelerinde bile ters düşmemeye özen gösteren Türk-İş ise Kadıköy’de 1 Mayıs’ı karşılamaya karar verdi. Taksim’e çıkmak isteyen emekçiler, polis vahşetiyle karşılandı. İktidarın yoğun kışkırtmaları eşliğinde, İstanbul’un tümden kilitlenmesi pahasına işçiler Taksim Meydanı’na sokulmamaya çalışıldı. Yüzlerce kilo gaz bombası kullanıldı; binlerce kişi gözaltına alındı. Fakat bu polis terörüne rağmen işçiler, Taksim Meydanı’na girmeyi başardı.
İktidarın Taksim Meydanı zapturaptı 2008 ve 2009 yıllarında da devam etti. Sendikalar, meslek odaları ve devrimci örgütler, ısrarla 1 Mayıs Alanı‘na yöneldi; polis, vahşi saldırılarla yanıt verdi. Kent kilitlendi; binlerce kişi gözaltına alındı; yüzlerce kişi yaralandı; hastanelere ve okullara bile saldırıldı. Fakat kar etmedi...
2010 yılında, 32 yıl sonra Taksim, yine işçilerin, emekçilerin oldu. İktidar ısrarla, “Siz almadınız, biz verdik” demeye getirse de, Taksim Meydanı emekçilerin ısrarlı mücadelesiyle, direnişiyle kazanılmıştı. Yüz binler, Taksim Meydanı’nı doldurdu. 77’de katledilen 36 işçinin, Taksim’e girmeye çalışırken yaşamını yitirenlerin, felç olanların, polis vahşetine maruz kalanların anısı, yüz binlerin sloganlarıyla buluştu.
2011 ve 2012 yıllarında Taksim Meydanı’nda yapılan 1 Mayıs kutlamalarına yüz binlerce işçi katıldı. Emekçilerin yükselen özgüveninden, giderek kitleselleşen eylemlerden korkan AKP iktidarı, 2013‘te bu kez “yayalaştırma projesi”ni bahane ederek Taksim’i yeniden yasakladı. İstanbul’a on binlerce polis taşındı; kentte adeta sıkıyönetim ilan edildi. Hak-İş gibi bazı sendikalar ile Türkiye Komünist Partisi (TKP) ise Taksim ısrarını yanlış bulduklarını deklare ederek direnişe katılmadı; TKP, Kadıköy Meydanı’nda 1 Mayıs’ı karşıladı.
AKP’nin 1 Mayıs’ı yasaklamasına neden olan korkusu haklıydı; 2013 Haziran’ında Türkiye’nin gördüğü en yaygın ve kitlesel direnişlerden biri, Gezi Direnişi’yle başlayıp tüm ülkeye yayıldı.
Geçtiğimiz yıl yapılan 1 Mayıs’ta da tablo değişmedi. Taksim Meydanı, emekçilerin direnişine ve polis vahşetine tanık oldu.
DİZİ ARAŞTIRMA SERVİSİ