“Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi!...”(Deniz Gezmiş, idam edilmeden az önce)

“Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum. Sizler, bizi asanlar, şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz!”(Yusuf Aslan)

“Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım. Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım! Yaşasın devrimciler!”(Hüseyin İnan)

...

Ya sonra? Sonra ne mi oldu?

Önce yüzler, sonra binler, sonra milyonlar oldular. 

Denizler’den, Karadeniz’in güneş yüzlü evlatları Kemaller’den ve Hakiler’den, Mazlumlar’dan, Mahirler’den, Hayriler’den, Agitler’den, Sakineler’den aldıkları feyzle yola koyuldular. Bir ellerinde kalemleri diğer ellerinde ise gözlerini kırpmadan yeryüzünün tüm çocuklarına armağan edecekleri yürekleri vardı. 

Sonra, kutsal kitaplara konu olan, tüm canlıların ilk barınağı olan, insanlığın ilk çıkış yeri olan Dicle oldular. O Dicle ki, akışıyla etrafına gökkuşağının tüm renklerini saçar. O Dicle ki, ilk evlere, ilk köylere, ilk site-kentlere evsahipliği yapmış. 

Sonra Mezopotamya oldular... İki nehir arası Mezopotamya. Dicle’yle Fırat’ın buluşmaya can attıkları topraklara döndüler. 

12 Eylül’ün zından karanlıklarına ve korkunç işkencelerine inat, “Dörtler” oldular, gecenin karanlığını bedenleriyle aydınlattılar. 

“Dağ türküdür, Dağ yaşamdır, Dağ dünyadır” deyip yola koyuldular...

Zarifeler’in, Beseler’in, Şeyh Saitler’in, Seyid Rızalar’ın evlatları yürüdükleri yolda büyüdüler, büyüdüler...

Nurhak oldular... Cudî oldular... Çırav, Engizek, Hemrin, Agirî, Qandîl oldular...

Önce “var olmayan ülkenin” çocuklarıydılar. Bu toprakların en eski, en kadim halkıydılar ama varlıkları inkar ediliyordu. İsimlerini tekrar hatırlattıklarında binlercesini toprağa vermek zorunda kalmışlardı... Topraklarına ve halklarına olan aşkları, Siyabend’in Xecê’ye, Derwêş’in Adulê’ye, Mem’in Zîn’e aşkı gibi büyük ve beklentisizdi. 

Her geçen gün çoğalıyor çoğalıyorlardı... Başlattıkları bu destansı yürüyüşe koyulalı on yıllar geçiyordu; bu defa onların isimlerini alan çocuklar Sincar Dağlarındaydı, Kobanê’deydi, Kerkük’deydi.

Heyhat, tarih yine oyun oynamıştı bize!

Bu defa naaşları gelenler 1990’lı yılların, 2000’li yılların Kemal Pir’i, Mazlum Doğan’ı, Deniz Gezmiş‘i, Mahsum Korkmaz’ıydı.

Herkes doğuştan kendisine verilen ismine çekermiş; öyle derler.  

Onlar da isimlerinin ardından yürüdüler. Adulê’yle Derwêş’in çığlıklarının yankılandığı Sincar dağlarında 55 derecenin altında yatan bebeye su oldular. Yaralılara sedye oldular. Dermansız ayaklara derman oldular. Kendi sırtlarında taşıdılar bir yüzyıl boyunca Şengal’e evsahipliği yapmış yaşlı bedenleri... Sınırın öte yanından beri yanına taşıdılar anneleri...

Onlar Kobanê’de destan yazan Arîn’di, Paramazd’ı, Kader’di...

Bir lokma-bir hırkayla düştüler yola ve öyle düştüler toprağa...

İnandıkları gibi yaşadılar, yaşadıkları gibi öldüler. 

Kiminin mezar taşına “hakkı verilmiş yaşam” kazındı; kiminin mezarı yoktu...

***

İki gün sonra Anneler Günü’ymüş… Bizi biz eden, başta Mukaddes Gezmiş, Hatice Altun, Gülizar Kaytan olmak üzere tarihin acımasızca ve vakitsizce elimizden aldığı Canlarımızın anneleri olan tüm anneleri hürmetle ve sevgiyle anıyorum...

Bize, tüm insanlığa sundukları bu muhteşem armağanları, bu dünya güzeli insanları verdikleri için de tümüne ömrümün sonuna kadar minnetkar kalacağım... Gözünüz arkada kalmasın, her daim onların ışıklı mücadelelerini sürdürecek genç oğulları ve kızları var bu halkın...