
Rizgar'ın (Rüzgar Yıldızgörer) anısına saygıyla…
Adı Rizgar'dı. Biraz Mezopotamya, biraz da Cîzira Botan'dı. Çocukluğunun geçtiği Cudi Mahallesi'nin sokakları hep dağ rüzgârları kokardı. Dağlarsa kekik... Rızgar hiç parfüm kullanmazdı, ruhunu hep dağ rüzgârlarıyla yıkardı. Rüzgârlar Gabar'dan Cudi'den şehre inip, onun gül yüzünü öpüp giderdi. O rüzgârlara şiirler okurdu.
Mevsim hazandı. Rizgar şiirlerini heybesine alıp gidecekti. Ağaçlardan yağmurcuk kuşları havalandı, gelip Rizgar'ın gülüşüne kondular. Dediler ki; "Gidersen kim sular fesleğenleri/ kuşlar nereye sığınır akşam olunca?" Rizgar kuşları alıp yüreğinin içine sakladı.
Dışarısı biber gazı kokuyordu. Evin kitap kokusu dağıldı. Sokağa çıktı, sokak kollarını açtı. Rizgar onu kucakladı. Kaldırımlar ayaklanıp şehri baştan başa voltaladılar. Gerçek mermiler havada uçuştu, sağanak kurşun yağdı. Kurşunlar gidip evlerin yüreklerine saplandı. Arkadaşlarıyla koşup kazma kürek aldı, Cudi Mahallesi'ne hendekler kazdı, barikat kurdu. Barikat taştan ve brandadandı. Dedi ki; "şimdi barikata ruh gerek." Rizgar en çok kitaplarını severdi. Eve çıkıp kucakladı hepsini. Mahallede şiirlerden, öykülerden ve kitaplardan bir barikat kurdu. Barikat şiir koktu... Güneş çocuğuna usul usul şiir emzirdi. Şehrin üzerinde kekik kokulu dağ rüzgârları esmeye başladı. Kuşlar üşüdü ve gelip onun yüreğine kondular: "Gidersen kar yağar avuçlarıma/ bir ceylan sessizliği olur burada aşklar..."
Rizgar barikatın arkasında gencecik bir kadın gördü. Kadın dağ ve çöl koktu. "Merhaba" dedi kadın, "benim adım Dorşin!" Rizgar dedi; "benim adım kırmızı!" Dorşin gülümsedi, kitaplara baktı ve dedi ki "ben de çok severim okumayı..." Rizgar o zaman vasiyet etti; "günlüklerim senin olsun, kitaplarımı dağıtırsın..." Kadının gözleri buğulandı. Rizgar ona seslendi; "Dorşin... Gözlerinden yeşil-mavi Munzur akıyor..."
Şehir ablukadaydı. Barikatın ardında şiirler ve öyküler direniyordu. Dedi ki bir ses; "savaştasın ey şair!" Gecenin içinden haykırdı Rizgar, "savaşa en çok şiir yakışır, öykü yakışır, barış yakışır..." Top sesleri yeri göğü inletti. Gabar Cudi'ye baktı, Cudi kadim şehre… Şehirde dağ rüzgârları vardı. Şehir haraptı. Evler yıkık dökük, sokaklar virandı.
Sur Mahallesi'nde bir eve savaş topu düştü, ev kör oldu. İçerde yirmi sivil insan, yirmi ana kuzusu kanadı. "Acil koridor açın!" çağrıları yapılıyordu. Yer sağırdı, gök sağırdı, şehrin üstünde sadece kekik kokulu dağ rüzgârları vardı. Dağkapı Mahallesi'nde mermiler uçuştu. İki gencecik beden boylu boyunca toprağa uzandı. Şiir kanadı, öykü kanadı. Şehir o gece kan kustu, şehir kurşun ağladı. Dağ rüzgârları onu yalnız bırakmadı. Rüzgârlardan şehre şiirler uçuştu: "Fiyakalı ışıklar yanıyor reklam panolarında/ durmadan çoğalıyor faili meçhul cinayetler/ ve ölü kuşlar satılıyor bütün çicekçilerde/ menekşeler, nergisler yerine kuş ölüleri/ bir su sesi, bir fesleğen kokusu şimdi/ uzak yangınları anımsatıyor genç ölülere artık..."
Barikatın ardında yüzlerce şiir, öykü ve kitap yetim kaldı. Şiir Rizgar'ın silahını aldı ve dedi ki; "Dicle'nin kıyısında birlikte şiir okuyacaktık...” Öykü dedi, "bizi şimdi kim anlatacak?" Kitaplar söze geldi. Şehir baştan başa kitap koktu. Şehir öykü koktu, şiir koktu; "Bu kentin künyesi bellidir artık/ ve susuşun isyan olur milyon kere, hiç bilmez miyim?/ Sokul yanıma sen, ellerin sımsıcak kalsın/ devriyeler basıyor karartılmış evleri yine.../ Gidersen yıkılır bu kent, kuşlar da ölür/ bir tufan olurum sustuğun her yerde..."
Yıkık şehrin üzerinde rüzgarlar uçuştu. Şehir dağ koktu, kekik koktu. Şehir baştan sona Rizgar oldu, şiir koktu… Rüzgarlar şiirin kokusunu şehre savurdu; "Kışlık saray ne kadar dayanabilir/ hayatı kollamasını bilenlere/ ölüm suretini gezdiren serseriler/ sızıp kalacaklar birazdan/ ve bir tül gibi yırtılırken çevren/ bu kent yeniden yaşanacaktır/ bir kent nasıl öldürülür göz göre göre/ ben inanmıyorum, kim ne derse desin..."
* Şiirler: Ahmet Telli, "Gidersen yıkılır bu kent" ve "Bu kent öldürüldü diyorlar"