1 Eylül; Dünya Barış Günü'ydü. 6/7 Eylül; 59 yıllık, 12 Eylül; 34 yıllık utancın, hesabı verilmemiş azgın ırkçılığın yıldönümü. Ne barış umutları ne bu büyük utançlar engelleyemedi Mahir Çetin’in katledilmesini. Saldırganlar hiç utanmadı Mahir’e "pis Kürt" diyerek ölesiye saldırırken. Hiç acımadı yürekleri.

Bu ülkede resmi ırkçılıktan beslenen ırkçı saldırganlık, ırkçı saldırganlığa yatkınlık hep vardı. Kim ki resmi tekçi anlayış sınırları dışında oldu, o her zaman hedefte oldu. Hem de ne hedef. Topyekun yok etmeye kilitli ırkçılık, kimi kere sürgünler, cezaevleri, kimi kere ağır vergiler, kimi kere istimlak uygulamaları, kimi kere okullarının, ibadethanelerinin kapatılması, kimi kere cinayetler, tecavüzler, toplu katliamlar, köy yakmalar, linçler, yasaklar ve çoğu zaman bu saldırılardan bir çoğu olarak çıktı karşımıza. Saldırının failleri ise hep aynıydı. Devlet, devletin kanunları, sırtını resmi ırkçılığa dayamış memurları ve en acısı toplumun hücrelerine kadar ırkçılıkla zehirlenmiş bir kesimi. Yani kimi komşular, iş arkadaşları, mahalle esnafı...
Kurtulmanın tek yolu; görünmez olmaktan geçti çoğu kere. Herkes Türk, Müslüman oldu böylesi zamanlarda. Ama her şeyi saklasalar aksanlarını, doğdukları yerleri saklayamadılar. Yolda yolakta, iş yerinde, okulda ortaya çıktı gerçekler ve tüm saklanma çabalarını boşa çıkardı. Sonrası malum; aşağılanmalar, nefret söylemleri, ırkçı yaklaşımlar... Halen olduğu gibi.
Devletin resmi kayıtlarında ayan beyan ortada olanların ise kurtuluşu olmadı hiç. Türkleştirme politikaları çerçevesinde insani tüm hakları, yaşam hakları alındı ellerinden, göz göre göre.
İnsan Hakları Derneği, İmroz/Gökçeada ile ilgili eline ulaşan bir belgeyi basın açıklamasıyla duyurdu üç gün önce. "Çok gizli" bu belgede 1964 yılında resmi olarak uygulamaya konulan Türkleştirme politikasının ayrıntıları var… Adanın yerlisi Rumlara yapılanların her biri ayrı bir suç.
Çok gizli belgelere saklanmış suçlar bunlar, bilinip de göz ardı kulak arkası edilen.
Yani ne bu bilgiler sır, ne bu belge ilk aslında. Utanması, hesap vermesi gerekenlerse yine kıpırtısız.  
Lafa bakarsanız; bu ülkede ırkçılık yok, nefret yok, kardeş kardeş yaşamışız bin yıllardır. O kardeşlerimiz şimdi neredeler diye sorsak, onların evi barkı şimdi kimin diye sorsak, toplu mezarlar, katliamlar kime yapıldı, kim yaptı diye sorsak! Aynur Kürtçe söylemeye başladığında Taksim’in göbeğinde onu susturmaya çalışanlar, yuhalayanlar kimlerdi diye sorsak! Ceylan’a kadar gitmesek de sadece Mahir’i sorsak!.. Bu sorulara o cenahtan verilen cevapları duyar/görür gibiyim; ağza alınmayacak küfürler, tehditler, yumruk, tekme, kurşun!..
Yani, bu konularda gerçekleri ortaya koymak da zor ve zahmetli oldu hep. Ne de olsa devleti suçlamadan, teşhir etmeden yapılacak iş değildi. Bu yüzden cesaret istedi, bedel istedi. Hrant mesela, Ermeni olduğu için bu bedeli canıyla ödedi henüz 7 yıl önce ve Mahir, henüz 8 gün önce…
Irkçılığın en çok at oynattığı o noktada, çözüm sürecinin güvenlik meselesi olmaktan öte, siyasi bir mesele olarak kabul edildiğine işaret eden gelişmelere seviniyoruz elbette. Ancak devletin sicili o kadar kirli ki ve o kadar uzak ki; bu kirleriyle yüzleşmeye, o kirlerinden arınmaya, sevincimiz boğazımızda düğüm bugün. Yeni hükümet, devlet yapısında bir restarosyondan söz etti ayağının tozuyla. Restorasyon, yani eski haline uygun onarım. 12 Eylül faşist anayasası ve zihniyeti halen yürürlükteyken bile buna gereksinim duyuluyorsa, işimiz hiç de kolay olmayacak diyebiliriz, maalesef.