Bugün Ezgi Başaran’ın "Bebeğimi kaybettim, 44 kiloya düştüm, bunu yapanlar cezasız kaldı!" başlıklı yazısını okumayın lütfen. Okursanız… Aralık 2010’da Başbakan’ın Dolmabahçe’deki ofisinde rektörlerle yaptığı ‘ilim’ toplantısını protesto etmek, daha doğrusu "madem eğitimi konuşuyoruz, bizim de söyleyeceklerimiz var’ demek için… ellerindeki "Anadilde Bilimsel Demokratik Eğitim" dosyası ile orada olan… sayısal olarak gruptan beş kat fazla olan polisler tarafından… 19 yaşındaki genç kız yerlerde sürüklendi, tekmelendi, hamileydi ve bu şiddet sonucu bebeğini düşürdü… Hastaneye gitti, doktorlar bir başka şiddetin failleri… duygusuz… Adli tıp rapor verdi… Darp izine rastlanmadı... Yalan. Mahkeme soruşturmayı kapattı… Cezasız…

***
Bugün Ezgi Başaran’ın "Bebeğimi kaybettim… 44 kiloya düştüm," başlıklı röportajını okumayın lütfen. Okursanız…  
Cennet'te bir ağaç vardır (bilgi=hayat ağacı) ve bu ağacın meyvelerinden yenmesi gözleri kapalı ve çıplak olarak burada yaşayan Adem ve Havva'ya yasaklanmıştır. Yılan, Havva'ya bu ağacı anlatır: "Allah bilir ki, ondan yediğiniz gün, o vakit gözleriniz açılacak ve iyiyi ve kötüyü bilerek Allah gibi olacaksınız." Öykünün devamı: "Ve onun meyvesinden aldı ve yedi; ve kendisiyle beraber kocasına da verdi, o da yedi. İkisinin de gözleri açıldı ve kendilerinin çıplak olduklarını bildiler… Ve Rab Allah dedi: İşte, adam iyiyi ve kötüyü bilmekte bizden biri gibi oldu; ve şimdi elini uzatmasın ve hayat ağacından almasın, ve yemesin ve ebediyen yaşamasın… Rab Allah onu Aden bahçesinden… çıkardı. Ve adamı kovdu." (Tevrat Tekvin. Bp 3).  
Ve mülkün ve iktidarın sahipleri zulüm sistemlerini bu temelde kurdular. Önce "benim" diye yasaklandı ötekine, herkesin olan doğa. Ve insanın insana örgütlü zulmünün örgütlü kurumu olan devlet böyle gelişti ve ceza, şiddet, faili meçhuller ve Bilal Erdoğan-Uğur Kaymaz adaletsizliği, ABD’de okuyan Sümeyye- okuyamayan Ceylan eşitsizliği; zindanlar; zalim iktidarlara karşı savaşan herkese olduğu gibi ‘sürgünlük’ girdi insan yaşamına.
***
Bugün Ezgi Başaran’ın "Bebeğimi kaybettim…" başlıklı röportajını okumayın lütfen. Okursanız…  
"Ben sisteme her bakımdan itiraz ediyordum. Bildiri okumak için, eğitim dosyasını vermek için o gün orada bulunmam, evlenmeden hamile kalmış olmam… Bunları hepsi devletin sistemine aykırı, dolayısıyla beni ezmek için elinden geleni yaptı, Başarılı da oldu. Ama bunları okuyanların bana acımasını istemiyorum. Lütfen öyle yazmayın. Ortada acınacak değil herkes için korkulacak bir durum var. Bunu anlatmayı istedim sadece."
Okursanız yüreğiniz kaldırmaz, duygularınız infilak eder giden bebeğin arkasından ve "tek başınıza kalarak evinizde döktüğünüz gözyaşları" da dindiremez dokunamadığınız bir sinsi ağrıyı. Kendinizden iğrenirsiniz giderek siz ya da sizden çocuklarınız.
Dünya bunu yaşıyor. Havva’dan sonra Komün’le sürdü bu tarih. Tohum çimlenmeden yok edilmek isteniyor.
En güzel umutlarımızla beklediğimiz bebekler polis tekmeleriyle katlediliyor ana rahimlerinde.
En güzel özgürlük umutlarının halkların kardeşçe birlikte yaşam isteklerinin ürünü Rojava, ABD, İsrail, Türkiye başta olmak üzere emperyal güçlerin ve KDP gibi bölge körlerinin desteklediği IŞİD tekmeleriyle henüz rüşeym halindeyken yokedilmeye çalışılıyor.  
Ve kadın yine önde yürüyor çirkin diye anlatılan "yılan" öykülerini yerle bir ederek ve yeniden diriliyor insanlığın özgür Aden bahçesi Rojava’da Lilith gibi Havva kendi özünden.
***
Acımayın. Acımak dışarıdan bakanın ruh halidir sadece, isyan eden vicdanın susturulması halidir yani. Kendini kandırmanın en pasif halidir. Öfkelenin!
Doğacak bebekler destek istiyor. Doğacak her umudun yaşama hakkını korumalıdır insan. Elinde sapan, yüreğindeki öfke taş.
Acımayın, korkulacak durumu görün yeter! Sesinizi çıkarın, bağırın, üzerine yürüyün, saldırın ama acımayın ve bilin ki bunları yapmazsanız eğer acınacak tek kişi sizsiniz!
Ezgi Başaran’ın "Bebeğimi kaybettim" yazısını okuyun, o genç kadını hatırlayın ve Paris Komünü’nü! Ve canınızı verin ama izin vermeyin bir çocuğunu tekmelenerek ölümüne ya da özgürlüğün umudu Rojava’nın.
İzin vermeyin tanrısal ya da dünyasal zalim iktidarların, umutların ete kemiğe bürünmüşü olan bebekleri Rojava’ları tekmelemesine.
Hani İspanya İçsavaşında bütün halkların özgürlük savaşçılarının katılımıyla oluşturulmuş Enternasyonal Tugaylar? Sembolik düzeyde bile olsa her sosyalist partiden ortak oluşturulabilecek böylesi bir Direniş Birliği’nin Rojava’da bulunması mümkün değil mi? Tekil örnekleri bir kenara bırakırsak (ki var olan örnekler onurumuzdur) tarihimizde ilk kez insan hakları ve özgürlükler adına böylesi bir mücadele birliğini örgütleyerek Rojava’ya katılmak mümkün değil mi? Altmış-yetmiş yaşındaki insanların, insanlığın gelecek umutlarının kurutulmasını engellemek için elde silah savaştığı Rojava’ya Türkiye sosyalist hareketinden gençlerin sapanlarıyla katılması mümkün değil mi?
Dolmabahçe’de Tayyip tarafından tekmeletilen o bebeğin ölümüne göz yumanlar Dolmabahçe’yi kutsayanlardır. Düşüncelerine katılmasalar da Komün insanlığın gelecek umutlarıydı Marks ve Engels için. Onlar dışarıdan seyrederek acıma duygularını yazmadılar. Komün’ün içindeydiler.
Rojava çağımızın Komün deneyimidir. Yıkılırsa insanlığın geleceğe yönelik bütün umutlarıyla birlikte yıkılacaktır. O halde Türkiye sosyalist gençliği de Rojava’yı aynen Enternasyonal Tugaylar gibi örgütlü olarak fiilen desteklemelidirler.
Hayal mi bütün bunlar? Hayır, var bu umut, bu istek var, bu yürek var! Yeter ki örgütler çağrı yapsın, hadi desin, hadi!