
DAİŞ çetelerinin 3 Ağustos 2014’te Şengal’e yönelik soykırımcı saldırısında kaçırılan binlerce Êzîdî çocuk ve kadından aylar sonra bir kısmı kurtulmayı başardığında kapılarını açan ilk ülke Almanya oldu. Ülkenin güneyindeki Baden-Württemberg eyalet hükümeti 2015 yılında, DAİŞ tarafından kaçırılıp sistematik tecavüze maruz bırakılan ya da soykırım nedeniyle ağır travma yaşayan bin Êzîdî kadın ve çocuğu Başûrê Kurdistan’dan getirtmeye karar verdi. Yapılan açıklamalara göre amaç, soykırımdan en ağır etkilenen kadın ve çocuklara öncelikle psikolojik ve psikoterapik tedavinin sağlanmasıydı.
Almanya’yı bu konuda daha sonraları Kanada gibi ülkeler izledi. En son, kendisi de Baden-Württemberg eyaletinin programı kapsamında Almanya’ya gelen BM Barış Ödüllü Nadia Murad’ın Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile görüşmesinden sonra Fransa da 100 Êzîdî kadına sığınma hakkı tanıyacağını açıkladı.
Elbette ki Şengal’deki Êzîdîlerin 21. yüzyılda bütün dünyanın gözleri önünde yaşadığı 74. fermanın açtığı yaralarının sarılması çok önemli. En çok da DAİŞ çeteleri tarafından ‘ganimet’ diye kaçırılıp köleleştirilen, soykırımı sadece 3 Ağustos’ta değil, sonrasında da günlük olarak en ağır bir biçimde yaşamak zorunda bırakılan binlerce kadın ve çocuğun yaşadığı travmayı aşmaya acil ihtiyacı vardı, hala da vardır.
Fakat Şengalli Êzîdî kadın ve çocukların topraklarından ve topluluklarından uzakta psikolojik-psikoterapik tedavisi ve Almanya’ya ‘entegrasyonu’ bu amaca ne kadar hizmet eder? Bu nokta geçen üç yılda çokça eleştiri konusu oldu. Neden Şengallilerin kendi topraklarında soykırımın yaralarını sarmasını kolaylaştıracak yerinde çözümler yerine Êzîdî genç kadınlarının ülkeleri ve toplumlarından koparılması tercih ediliyor? Ki soykırımın öncelikli iki amacı Şengal’in Êzîdîsizleştirilmesi ve kadın kırımı üzerinden Êzîdî toplumunun yok edilmesi değil miydi? O zaman bu tarz insani yardım programları – içinde çok iyi niyetli kişiler yer alsa da – başka bir amaca hizmet etmiyor mu?
Son günlerde bunu yeniden düşündürten bir haber Alman medyasında yer alıyor. Şengal’deki Koço köyünden olan 19 yaşındaki Xason Taha da 3 yıl önce Baden-Württemberg eyaletinin özel insani yardım programı kapsamında Almanya’ya gelmiş. Soykırımda DAİŞ çeteleri tarafından kaçırılıp defalarca ‘satılmış’, 5 ay boyunca ağır işkence ve tecavüzlere maruz bırakılmış.
Xason Almanya’da tek başına, ailesi olmadan yaşamak istememiş. Annesi de gelebilmiş fakat babasını getirtebilmek için avukatının tavsiyesi üzerine eyaletin özel yardım programından çıkıp iltica etmiş, bu yolla aile birleşimini sağlamayı amaçlamış. Ailelerini getirtmek isteyen başka genç Êzîdî kadınlar da aynı yolu izlemiş. Şimdi sınırdışı edilme riski ile karşı karşıyalar. Çünkü programdan ayrılınca oturumları iptal edildiği gibi, Şengalli Êzîdîlerin iltica başvurularının ortalama yarısı Almanya’da artık reddediliyor.
Şengal’den bin Êzîdî genç kadını getirten ve onlara oturum hakkı veren Alman makamları, onların ailelerini istemiyor. Batı Avrupa ülkeleri arasında en büyük Êzîdî nüfusuna sahip (fermandan önce çoğu Bakurlu 100 bin Êzîdî burada yaşıyordu, sayı şimdi daha da yüksek) Almanya devleti, 40 yıldır Êzîdîlere karşı ikili bir politika güdüyor. Bir yandan kendini korumacı ve savunmacı gösterirken, içte ise hep Êzîdî toplumsallığını dağıtmaya dönük bir siyaset izledi.
Eğer bugün de insani yardım adı altında topraklarından ve topluluklarından, dolayısıyla kültürlerinden, inanç merkezlerinden, kutsallarından kopardıkları ve entegre etmeyi amaçladıkları genç Êzîdî kadınların aileleriyle yaşamalarını hukuksal gerekçelerle önlüyorsa, bunun nedeni açıktır.
Bu durumda yapılması gereken, Êzîdîlerin kendi topraklarında özgürce, kendi kimlik ve iradeleriyle yaşamasının koşullarının yaratılması ve savunulmasıdır. Şengal’de kalıp bu kışı da çadırlarda karşılayan halkın tutumunu bir de bu çerçevede okumalı. Ki travmayla baş etmenin bir diğer yolu da bilinçlenmek ve örgütlenmektir. Belki de en iyi yoldur.