Önceki hafta !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'ndeydim. Bu yıl 13'üncüsü düzenlenen festival, önemli yönetmen ve filmleri İstanbullularla buluşturdu. !f İstanbul, her yıl olduğu gibi bu yıl da Kürt yönetmenlerin filmlerine yer vermişti. Taha Kerimi'nin 'Hezar û yek sêv (Binbir elma)', Hişam Zaman'ın 'Before Snowfall', Rojava Devrimini anlatan David Mseseguer ve Oriol Gracia'nın 'Sessiz Devrim' filmleri gösterildi.

Geçen hafta sonu 'Roboskî mon amour' filminin gösterimi için festivale gittiğimde sadece 'Sessiz Devrim' belgeselini izleyebildim. Adım adım Rojava'daki devrim sürecini anlatıyor film. Katılan iki yönetmenin büyük riskler alarak yaptıkları çalışma görülmeye ve takdire değer. Rojava gibi hassas bir konuyu seçmeleri ne kadar angaje birer sanatçı ve gazeteci olduklarını fazlasıyla ortaya koyuyor. Filmde bir kaç sahne var ki ben ve diasporadaki birçok Kürdün yüzüne tokat gibi yapışıyordu. On üç yaşlarında genç bir müzisyen kız, Welatê me Kurdîstane kilamını hazırlayıp Newroz'da okuması için hazırlık yapıyor.
Beyoğlu'ndaki beşyüz elli kişilik sinema salonu neredeyse dolu, genç kızın müzisyen arkadaşları o eşsiz müziği usulca mırıldanıyorlar. 'Welatê me Kurdistane Cîh û meskenê me Kurdane Welat ji mere ruh û can e Millet hemî bira ne' tınılar, küçük kızın dudakları arasında özgür ve bağımsız bir Kürdîstan'ı haykırırcasına nasıl da yankılanıyordu salonda. Bir an gözyaşları arasında Paris, İstanbul, Roboskî ve Rojava hattında gitgeller yaşadım. 'Ne de çok vurulmuşuz, ne de çok savrulmuşuz, ne de çok yaralıyız' demeden edemedim. Gencecik kız, diasporadaki Kürdistanlılara 'Batı'da ne kadar mutlu olursanız olun, burada kardeşleriniz birer birer vurulurken vicdanınız rahat olabilir mi?' diyordu sanki. Bizi Kürdistan'a çağıran, Kürdistan'ı hatırlatan o güzel yürek bana göre filmin en çarpıcı mesajıydı. İnsanlığın başladığı, gözlerini dünyaya açtığı, küçücük ayaklarını toprağa ilk bastığı yere çağıran Kürt kızı, bize insanlık dersi veriyordu. Nerede olursanız olun 'Welatê me Kurdistane' diyordu.
Aynı gün gösterilen Roboskî belgeselinden sonra söyleşi bölümüne geçildi. Adeta siyasal platforma dönüşen söyleşi, sevgili Mustafa Gündoğdu tarafından spontane İngilizce'ye de çevriliyordu. Bazı sorular vardı ki; iyi niyetli mi değil mi anlamadım doğrusu. Ya da insanların zihinleri çok karışıktı. Karşılaştığımız ilginç sorulardan bir kaçını paylaşmak istiyorum.
Soru: 'Kürtler ne istiyor?'
Cevap: Valla Kürtler sizden birşey istemiyor, ben de Kürdüm ve sizden hiç bir şey istemiyorum(gülüşmeler oldu). Kürtlere tanınacak haklar, Türklerden alınacakmış gibi bir algı yaratılmak isteniyor. Oysa bunun hukuki hiç bir karşılığı yok arkadaşlar! İnsan olarak dünyaya geldiğime göre, benim ana dilimle konuşma, örgütlenme, eğitim diline geçme, yani Kürdistanî yaşama hakkım var. Bu hak, sizden alınıp bana verilen bir obje değildir ki tükensin. Hukuk herkese adil olarak dağıtıldığında kişi ve toplumsal haklar nezdinde azalacak veya tükenecek bir olgu değildir. Bir kere yaratılan bu algı baştan iflas etmiştir.
Soru: 'Basma kalıp sözler kullanılıyor, demokrasi, insan hakları gibi. Ben bunları anlamıyorum, bu sözlerin içi boşaltılmıyor mu sizce?'
Cevap: 'Takdir edersiniz ki; bu talepler ihtiyaçtan dolayı ortaya çıkıyor. Bu taleplerin içini medya ve iktidar kullandığı dille boşaltıyor, talep sahipleri değil. Demokrasi ve insan hakları gibi en doğal talepler medyanın diliyle terörizm ve ayrılıkçılıkla özdeşleştirildiği oranda içi boşalıyor. Medyanın Roboskî Katliamı'nda kullandığı dili hatırlayalım. 'Irak sınırındaki olay, terör bölgesi' tabirleriyle katliamı meşrulaştırma çabasına ne diyeceksiniz?'
Soru: 'Ben mühendisim, anladığım dilden konuşsanız!'
Cevap: 'Size tanınan hak bana da tanınsın, yani bir size bir bana desem anlaşılır mı, ne dersiniz?(salonda gülüşmeler oluyor)'
Soru soran: 'Yine anlamadım'    
- 'Valla ben de niye anlamadığınızı anlamadım' diyorum ve gülüşmelerle kapatıyoruz söyleşiyi...