“Ey kadınlar!
Bizim tanrımız bizi terketti
Biz onun asi kızlarıymışız
Acizane bedenimizle, kıt aklımızla dünyaya başkaldıran, isyan eden kızlarıymışız.
Uslu, iyi huylu kızları değilmişiz
Haddimizi aşmışız, isyan etme hakkımız yokmuş
Halbuki en çok onu seven, ibadet eden asi kızları değil miydi?
Ne diye tanrı bizi terk etti peki?
Ne diye tokadı yüzümüze vurdu, ne diye bizi öldürttü erkek çocuklarına, ne diye bizi onlara emanet etti?
Çok mu aciziz, ayaklarımızın üstünde duramıyoruz değil mi?
Görmüyor musun Tanrım, emanet ettiğin erkek çocuklarını?..
Kızlarının, göz göre göre ölmesine, öldürülmesine, zulmedilmesine neden göz yumuyorsun?
...
Tanrım neden bizi yarattın?
Adem’in mutlu olması için mi?
...
Erkek evlatların en güzeline layık değil mi?
Adem ve ademin oğulları, her şey onlar için
Bu dünyada yeterince bizimle oynadılar
Öbür dünyada ise; yani cennetinde onlara güzel huriler ayarlamışsın, bunun müjdesini aldılar erkek evlatların
Üvey kızlarına cehennem yeter.
...
Merak ettim, bin bir tuzak karşısında düşürülen kızlarını,
Kendilerini savunmaktan aciz olan, güçsüz olan kızlarını,
Yani “orospu” kızlarını cennete atacak mısın?
Atma tanrım!
Cennetini, “kötü kızların” için kirletme
Cehennem kadınlar için mükafattır belki de.” deyip sorgulamasına, yakarışına devam ediyordu Rassan...
Bir başka öyküde ise öğrenciyken sadece şiir okudu diye zindana atılan genç bir kadının gözüyle, zindan ve o mekanda bulunan kadınların hikayeleri anlatılıyordu. Sevgili Nagihan’ın yazdığı bu hikayede ise genç bir kadının gözüyle fuhuş sektöründe çalıştırılan kadınların zindandaki halleri dile getiriliyordu:
“…Bir şiir okumayalı, hele hele başkasından bir şiir dinlemeyeli çok olmuştu bu kadınların. Belki de hiç öyle düşler kurmamışlardı. Etiketlenmiş hatta etiketi hırpalanmıştı onların. Gelen müşterilerin anlamsız korkularla üstlerine düşmesine aldırmaksızın yıllar yılı tenlerinin her santimetresinde binlerce erkeğin gerilimini kendilerine bir hayat kurma adına taşımışlardı… Fahişe diye toplumdan dışlanan bu kadınlar çocukluk düşlerinde kalmışlardı aslında. Eline bir bez bebek versen oturup oynayacak kadar çocuk kalmışlardı. Bedenlerine sızan erkek kokusu yüreklerini hırpalamış olsa da, sabahın yeni rengine huzurla uyanmayalı çok olmuştu onların. Harlı soluklarıyla yüzlerinin her çizgisine bir acıyı, bir yılgınlığı çizen erkeklerin yüzünü taşımamak en büyük dilekleriydi belki de. Onların dışında hayatlarını kazanmaları için bir şans tanınsa, kendilerine ya da kendileri bu şans için uğraşsa bir batık gemi yeniden su yüzüne çıkacak belki de. Dipsiz sularda kıyısız denizlerde en büyük kabusları yatakları olmuş serapsız bir çölün en yalnız münzevileriydi onlar…” Genç kadın, gözlemlerini “bu gözaltı ona hayatın gerçek şifresini hediye etmişti.” cümlesiyle sonlandırıyordu…
Elif ise bir köy ortamını, ilişkileri, sosyal hayatı, tabuları, kadın ve namus olgularını, mahremiyet gibi algıları sorguladığı hikayesinde, çarpıcı bir dille sır perdesi ardına gizlettirilen gerçeklerin nasıl da zincirleme ortaya çıktığını çarpıcı bir dille anlatıyordu. Şöyle diyordu Elif:
“Ne o kız? Kulaklarını kapatıp duruyorsun. Deli deli hareketler yapıp durma. Yüzünün haline bak. Ellerinin karası yüzüne bulaşmış. Baban gelmeden elini yüzünü yıka! Namus, işte kazan karası gibidir. Önce ellerine bulaşır, sonra da yüzüne. Yüzüne bakan olmaz, yersiz yurtsuz kalırsın.” diyerek sırlar ve açığa çıkan gerçeklerin ölüme kadar götüren acımasız ortamını anlatıyordu Elif…
Selima ise “Çeyiz Sandığım” adlı hikayesinde çocuk gelinlere dikkatimizi çekiyor. 15 yaşındaki bir kız çocuğunun gözüyle bizleri çocuk kadınların yaşadığı trajediye götürüyor…
“İnsanın ciğeri hiç yanar mı anne, bağıra bağıra ölür mü hiç insan?... Neylerim ben şimdi, kadınlık nedir bilmem ki ben… Gözüm, ecelini bekleyen biçare bir ruh gibi odanın kapısına çakılıp kaldı ki; tam o sırada kapı kolu hareket etti ve girdi içeri o yabancı adam. Damat olan adam, kocam olan adam, o kocaman adam. Bu gerçeklik içimi acıtıyor. Ürperiyorum anne, çok korkuyorum. Tanımıyorum annem! Ben bu adamı tanımıyorum. Bu kocaman adamın kollarında küçücük kalırım ben… Yaklaşıyor ve yaklaştıkça çok korkuyorum. Ne olur gel, yardım et anne! Meleklere seslen. Niçin yok hep bahsettiğin o çocukları koruyan melekler? Gelmediler beni korumaya. Yoksa 15 yaşım yüzünden mi? Belki de yerimi bulamadılar. Senin yanından, evimizden ayrıldım ya, burayı tanımıyor olabilirler. Sen söyle anne, yerimi söyle buraya gelsin melekler… Söyle anne, büyürsem geçer mi? Büyüyünce geçer mi tüm bunlar?..”
Sibel Sütpak ise “Yarım kalmış hayaller” adlı öyküsünde Dersim’in kayıp kızlarını, Kürt kadınlarının yaşadığı başka bir trajediyi Zarife’nin şahsında dillendiriyor….
“On bir yaşından bu yana hep ağladı Zarife. Ama en kötüsü de açık açık değil de gizlice gözyaşı dökmek zorunda kalmasıydı. Hiçbir zaman kendi dilinde, rahat bir şekilde ağıt yakamadı Zarife. Hayatı boyunca doğduğu topraklara geri dönüp kendi anadiliyle ağıt yakmanın hayalini kurdu hep. Ama bir türlü gelmek bilmedi o günler. Yarım kaldı hayalleri Zarife’nin. Aynı zamanda hayatı da. Genç sayılabilecek bir yaşta veda etti bu acımasız dünyaya. Acı yüklü yüreği daha fazla dayanamayıp duruverdi aniden. Zarife, memleket hasretiyle terk etti bu dünyayı…”
Zeynep Avcı ise “Arafta Kesişen Yollar” adını verdiği öyküde, üç farklı kadının hikayesini ele almış. Şiddet mağduru üç kadının yaşadıklarını anlattıktan sonra şöyle sonlandırmış kesişen hikayeleri…
“Birkaç hafta sonra gazetelerin üçüncü sayfalarından birinde üç küçük habere üç hayat sıralanmıştı art arda. Yaşanan acılara son verilmiş gibiydi o an, o üç satırlık haberle.
‘Kalenin dibinde ölmeden, önce vücudunda kırıklar ve morluklar oluşan ve kimliği henüz tespit edilmeyen kadının bir cinayete kurban gittiği düşünülüyor...’
‘Kocasından boşanmak isteyen bankacı kadının yaşadığı şiddet, tüyler ürpertici gerçeği de açığa çıkardı...’
‘Hayatını evlere temizliğe giderek kazanan kadın, kocasından gördüğü işkencelere daha fazla dayanamayarak babasına sığındı. Ama orada da peşini bırakmayan ve aynı şiddeti uygulamaya çalışan dayakçı kocasını, mutfaktan aldığı bıçak ile bacağından yaraladı...’”
Sevgili Eylül ise “Ben kimim?” sorusuyla başlayıp bir kadının sorgulamasını şöyle dile getiriyordu: “Bulmuştu cevabı, en azından en önemli cevabı. Kendini bulması için ‘hiç’ olmalıydı, hiç kimse olmalıydı. Verilen tüm adlandırmalar, tanımlar, yüklenen anlamlar, değer yargıları (hiç söz sahibi olmadığı), davranış kuralları ve geriye kalan her şeyden önce vazgeçip, kendi algısı, kendi duygusu, kendi fikirleri, kendi tanımları, kendi korkuları, kendi yalnızlıklarını tanımalıydı. Önceden belirlenip servis edilen hiçbir tanıma gelmeden ‘hiç’ olmayı bilmeliydi. Kimse onu kendine ait kılmadan, o sahiplik dürtüsünü aşmalıydı. Hiç kimsenin bir şeyi olmadan, kimse onun bir şeyi olmadan…”
Evet, kadınlar yazıyor… Yazdıkça hikayelerimiz, yaşantılarımız daha da görünür oluyor… Görünür kılınanın gücü ise hakikatin aynasını, yüzleşmemiz için bizlere bir kez daha tutuyor…
* Alıntılar, Utamara Kadın Buluşma Merkezi tarafından düzenlenen “Her Kadının Bir Hikayesi Var” öykü ve şiir etkinliğine gönderilen eserlere ait.
FADİLE YILDIRIM: ‘Tanrı bizi terketti’