1990’lı yıllar boyunca Türkiye Kürdistan’ında resmi ve gayrı resmi kurum ve kişilerce işlenen cinayetler için “faili meçhul” cinayetler tabiri kullanılsa da Kürtler için cinayetleri işleyen kurum ve kişiler herkesin tanıyacağı kadar meşhurdur. Mesela Tansu Çiller’i ya da Mehmet Ağar’ı tanımayan var mı ya da Cemal Temizöz, Yavuz Ertürk, Musa Çitil gibi isimleri? Dolayısıyla azmettiren(ler)i ve yapan(lar)ı belli ve dahi meşhur olan olay(lar) için provokasyon kelimesini kullanmak bana çok doğru gelmiyor açıkçası. Hele ki bir olay devlet ve hükümet yetkililerince provokasyon olarak tanımlanıyorsa, son 30 yıllık siyasi geçmişimize bakarsak, kahir ekseriyetle o olayın arkasında resmi ya da resmi ellerce tahkim edilmiş bir kurgunun olduğunu görmemiz kuvvetle muhtemeldir. Demem o ki, seçim sathı mailine girdiğimiz şu süreçte resmi makamlar ne kadar provokasyon ya da seçim güvenliği uyarısı yaparlarsa biz anlıyoruz ki resmi makamlar o kadar provokasyon tezgahı hazırlığındalar. Erdoğan, 8 Haziran sabahı HDP’li bir meclisin ne anlamana geleceğini en fazla ve en erken fark etmiş olan olacak ki, her ne kadar görev tanımına pek uymasa da AKP adına “seçim çalışmalarını” fiili olarak aslında Mart ayının ilk haftasında “400 vekili verin bu iş huzur içinde çözülsün” diyerek başlatmıştı. AKP’nin 400, olmadı 330 vekil çıkarabilmesinin gerek ve yeter koşulunun HDP’nin barajı geçmemesi olduğu bilindiğine göre, HDP’nin baraj altında bırakılması için “huzurlu olmayan” yönteme geçiş yapılmalıydı/yapıldı. “Huzurlu olmayan yöntem” devletin en iyi bildiği ve en sık başvurduğu yöntemlerden biri ve Erdoğan da 16 Mart’ta “Kürt sorunu yoktur” diyerek bu yöntemi uygulayacaklarını ilan etti.
“Kürt sorunu yoktur” söylemi Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt meselesine yaklaşımında “Kürt yoktur” uğrağından bir sonraki aşamayı temsil eder ve bu “sihirli” tümce her dile getirildikten sonra yaşananlar ekseriyetle böyle bir sorun var diyenlere dönük imha operasyonları ile sonuçlanır. Nitekim öyle de oldu ve Erdoğan’ın açıklamasından sonra Genelkurmay Öcalan’ın Newroz mektubundaki “Eşme Ruhu” vurgusuna, “Bölücü örgüt lideri” diye karşılık verdi, hemen ardından Mardin’de “Bölücü örgüte yönelik imha” operasyonları yaptığını duyurdu. Tabi bu sırada belirli aralıklarla Roboskî’de “kaçakçılık yapan Kürt katırlar” intihar etti! Ağrı’da HDP’liler tarafından tertiplenen bir etkinlikte, PKK’nin HDP’lilere HDP’ye oy vermeleri için baskı yapacağını öğrenen cevval vali etkinliğin yapıldığı alana askeri operasyon emri verdi. Operasyonda bir HPG’li ve bir sivil yurttaş öldürüldü. Seçim güvenliği “duyarlılığı” ile operasyon emri veren cevval vali çatışmada yaralanan askerlerin sevki konusunda aynı “duyarlılığı” göstermedi, yaralı askerler yurttaşlar tarafından tahliye edildi. “Ağrı’da ne oldu” sorusunun yanıtı üzerinde devlet, hükümet ve askeri yetkililer anlaşamadı. Özetle olay, eski bir senaryonun yeni meşhur aktörlerle tekrar kurgulanmaya çalışıldığı başarısız bir “provokasyon” girişimi olarak kaldı. Ağrı “provokasyonu” ile HDP Genel Merkezi’nin kurşunlandığı tarih arasındaki bir haftalık süreçte Erdoğan boş durmayarak, soykırımın 100. yılında soykırımdan kurtulabilen, Türkiye yurttaşı olan veya başka nedenlerden ötürü Türkiye’de yaşayan tespit ettiği 100 bin Ermeni’yi “deport” etmekle tehdit ederek Ermenileri de boş geçmedi.
Seçim sürecini ve sandığı Erdoğan ve AKP’den korumak
Erdoğan ve hükümetin sıklıkla dile getirdiği gibi bir seçim ve sandık güvenliği sorunu esasında yok değil. Mesela 18 Nisan sabahı HDP’nin Başkent’teki Genel Merkezi kurşunlanıyorsa seçim sürecine ilişkin ciddi bir güvenlik sorunu var demektir. Tabi eğer Efkan Ala’nın halkın HDP’yi seçim barajının altında bırakması yönündeki “temennilerinin” ardından, bu saldırıyı düzenleyen(ler)in meczup veya “milli şevkle galeyana gelmiş” insan(lar) olduğunu düşünürsek sorun yok! Ya da saldırının yapıldığı gün Erdoğan’nın HDP’yi “terör örgütünün temsilcisi” olarak meydanlarda tanımlamasını “ifade özgürlüğü” olarak değerlendirirsek, yarın gerçekleşebilecek olan muhtemel saldırılarla Erdoğan’ın sözleri arasında bir ilişki kuramayabiliriz. Ancak DEP’in 1994 mahalli seçimlerine girmesine engel olmak için bir ay içinde altı il-ilçe binasını bombalayan, yedi DEP’liyi öldüren “Eski Türkiye” aklının AKP’nin “Yeni Türkiye” mahkemelerinde aklandığını düşünüp, “Eski Türkiye’de” sadece Kürdistan’da geçerli olan OHAL’in “Yeni Türkiye’de” tüm ülke sathında uygulandığını da hesaba katarsak, “Yeni Türkiye’nin” eskisini pek aratmayan yöntemlere tevessül edebileceğini çıkarsamak çok da zor olmasa gerek. Erdoğan’ın emrindeki valilerin talimatıyla resmi silahlı güçlerin neler yapabileceği en son Ağrı örneğiyle ortada iken, seçimde bölgeye özel görevle gönderilmiş yirmi bin polis varken ve maalesef direkt ya da dolaylı bir işaretle HDP’ye saldırmaya meyyal hatırı sayılır bir taban teyakkuz halinde iken seçim güvenliğinden kim endişe etmeli? Başkentte Genel Merkezi kurşunlanan parti mi, yoksa aynı gün HDP’yi “terör örgütünün temsilcisi” olarak tanımlayan Erdoğan ve partisi mi? Başka bir ifade ile seçim süreci ve sandık; Türkiye’ye karşı silahlı eylemlere son verdiklerini, çatışmadan kaçacaklarını defaatle beyan eden Abdullah Öcalan ve PKK’nin yanı sıra “kim silahtan beslenerek oy topluyorsa Allah onun bin defa belasını versin” diyen Demirtaş’tan mı korunmalı yoksa?...