Ne yapsa? “Kimden iş, aş, sığınacak, barınacak bir yer istesem?…” Diye dolanıp dururken, kimilerinin bir hanenin önünde ellerinde tas, tabak sıraya girdiklerini görmüş! Utana, sıkıla sormuş sırada duranlardan birine… “Aş için bekliyoruz!” demiş öteki. “Ben de alabilir miyim?” Gülümseyerek cevap vermiş öteki, “Mürşidin dergahıdır burası. Hastalara şifa, yoksullara aş, kimsesizlere iş vardır bu kapıda.” Bizimki sıraya girmiş. Karnını doyurmuş doyurmasına da… Sonrası ne olacak?... Hani demişti ya öteki, “…Kimsesizlere iş!” Beklemiş. Kalabalık dağılınca varmış aşhaneye, “Ben garibim. Kimim kimsem, işim, aşım yok. Bu kapıda bana da aş, iş olur mu acep?” demiş.
Haber ulaşmış mürşide. Varmış bizimki huzura. Gariban el, pençe divan durmuş! Pek de bilmez ya adap, erkanı… Garibanlığın verdiği yabanıl hal ile peymançe olmuş; “Ben…” demiş. “Garibim. Kimim, kimsem, işim, aşım yok!” Halden bilmenin kemaleti ile mürşit, “Hoş safa geldin can. Varlığı paylaşır, yokluğu kendimize servet biliriz. Hizmet eden himmet bulsun!” demiş ve muhiplere, dervişlere işaret edip “Kabul ettik!” buyurmuş.
Bizimki vardığı makamın manasını bilmese de sıcak aş, barınacak bir mekan edinmenin huzuru ile kendince hizmete koyulmuş. Meslek de bilmez gariban “Ne iş olsa yapar!”
Gel zaman git zaman alışmış mekana, ortama, yaşama… Kimi vakit şehre, çarşıya, pazara çıkar, dolaşır bile olmuş! Şehri gezerken, haftanın belli gününde bazı insanların yoğunlukla bir yöne doğru gittiklerini görmüş. Pek meraklanmış “Bu insanlar nereye gider?” diye. Karar vermiş “Zaman bulup ben de gideyim bu insanların peşinden!...” Öyle de yapmış. İnsanlar bir mekandan içeri giriyor. Bizimki de girivermiş! İnsanlar kapıda duran görevliden bir peştamal alıp, anadan üryan oluyor, peştamalı sarınıp içeri giriyorlar. Bizimki de girmiş!... Bir güzel yunmuş, yıkanmış ve çıkmış. Esvabını, urbasını, libasını giyinip çıkacakken “Hemşerim para!” demez mi görevli!!! Para ne gezer bizim gariban fukarada!... “Olmaz!” demiş hamamcı. “O vakit elbiselerini bırakacaksın!” ne kadar yalvarıp yakarsa da bizim gariban, çaresiz! Vermemiş esvabını hamamcı. Nerden bilsin buranın şehir eşrafının zevk ü sefa için geldiği hamam olduğunu? Utana, sıkıla, duvar diplerinde saklanarak dergahın kapısına atmış kendini.
“Bu ne hal?” Diyen şaşkın dervişlere cevap mı versin, ahmaklığına mı utansın, mürşit öteden fark etmiş durumu! Eee mürşit bu! Anlamış durumu anlamasına ya yine de cevap almak istemiş. “Efendim, bilemedim paralı olduğunu. Para bende ne gezer? Hamamcı da esvabımı aldı. Getir parayı, al esvabını dedi.” Mürşit, elini cebine sokmuş ve “Bir taş” çıkarıp bizim gariban fukaraya vermiş. “Al bunu. Önce mal pazarına, sonra saman pazarına, sonra bakırcılar çarşısına, en son da sarrafa git. Sat ve kendine esvap al!” demiş.
Bizimki, mal pazarına varmış “Yirmi akçe veririm.” demiş en cömerdi. Aklına mürşidinin “Saman pazarına git!” demesi gelmiş. Varmış saman pazarına. En değme fiyat “Otuz akçe.” Bakırcılar çarşısını da sınamayı akıl etmiş bizim gariban. Bakırcılar çarşısında “Kırk akçe.” Paha biçilmiş. Almış taşını ve sarrafa gitmiş bizim akıl fukarası. Sarraf taşı görünce, ayağa kalkmış ve “Efendi bu içinde bulunduğumuz dükkan benim. Şu karşıdaki dükkan da benim. Bir de bağ içinde evim var. Senin taşının ederi çok daha fazla. Lakin kabul edersen, iki dükkanımı ve evimi, bağımı veririm bu taşın karşılığında.” Deyince bizimki dona kalmış.
Gerisin geriye dergaha, mürşidin huzuruna gelmiş. Vaziyeti bilen mürşit “Erbabı olmayan cevheri taş sayar! Cevheri sarrafında bozduracaksın can!” demiş.
Cahilin kendini mürşit, ahmağın kendini sarraf sandığı “Uyanıklık ve kurnazlığın!!!” erdem bilindiği, bu minval üzere demini devranını sürenlerin kol gezdiği köhnemiş zamanda “Kıssadan hisse” olur mu? Dersiniz. Olur, olmasına da şimdilik girizgah niyetine kabul buyurasınız. Sırlar ayrıntıda gizlidir. Ayrıntı haftaya…
Fakir, Mürşit, Sarraf ve Cevher!..
Fukaranın biri… Tarla, tapan, arazi… Mal, mülk yok!... Canına tak etmiş yokluk, yoksulluk! Almış başını, “Varayım uzak diyarlara, olmaz mı ki bir geçim kapısı bulurum?” demiş. Düşmüş yola. Gide gide bir diyara varmış… Öyle bir diyar ki, kendi fukara köyüne benzemez! Çarşısı, pazarı, hanı, hamamı, mahallesi, eşrafı olan bir diyar! Bizim fukara şaşa kalmış!