Başta kızı olmak üzere tüm yalakalar üzüntü içerisindeler. Paşababalarının ölümüne veya acısına dayanamıyorlar. Kızı cenaze törenine hiç de gelmesinler demiş. “Umurumda değil” demiş. Demokrat insanlar ve antifaşistler de ölmüşse ölmüş umurumda değil diyorlar. AKP’lilerden biri ölülerin ardından kötü konuşulmaz diyordu Tv ekranlarından.
Gerçekçi olan insanlara göre ölü de olsa, diri de olsa iyiye iyi, kötüye kötü denir. Öyle kıvırtmaya, riyakarlığa değer vermezler.
Biraz geçmişi hatırlayalım. 1974 yılı Barış Hareketi dense de, cuntacı Yunan generaller Kıbrıs savaşında yenik düşünce iktidarlarından da oldular. Bizdeki 12 Eylül askeri faşist darbesi gibi Yunanistan’da daha önce yapılan ırkçı faşist darbe sonucu Yunan aydınları ve demokrat siyasilerin çoğu ya zindanlara tıtkıştırılmış veya ülkeyi terketmek zorunda kalmışlardı.
Cuntacı faşist Generaller Kıbrıs savaşından sonra iktidardan alaşağı edilince yerlerine sivil ve demokrat bir hükümet kuruldu. Çünkü yıllarca Avrupa’nın ve ABD’nin çeşitli bölgelerine yayılarak sürgünde kalan siyasiler kendi ülkelerine geri dönerek saygınlığı olan demokratik hükümetler kurdular ve insan hak ve özgürlüklerine değer verdiler. Onlar demokrasiye dönerken bizde tam tersine milliyetçi cephe diye adlandırılan ırkçı faşist bir koalisyon hükümeti kuruldu. Demirel, Erbakan ve Türkeş’ten oluşan milliyetçi, özünde ise faşist cepheli bir hükümet.
1977 yılında o iktidar yıkılınca yerine Ecevit ve güya bağımsızlarla desteklenen bir hükümet kuruldu. Milliyetçi cephe hükümetince silahlandırılan ve solculara karşı kinlendirilen ülkücü faşistler demokrat insanların üzerlerine kışkırtıldılar. Faili meçhule endekslenen cinayetlerin bazılarının failleri gerçekten de araştırılıp, soruşturulup ağır cezalara çarptırılınca iyiden iyiye zıvanadan çıktılar. O arada Evren’in genelkurmay başkanlığına rağmen ülke dışından gemilerle kaçak silahlar getirtiliyor ve cellatlara el altından dağıtılıyordu.
Generaller kaçak silahlara da, siyasi cinayetlere de göz yumuyordu ve cinayetlerin belirli bir niceliğe ulaşmasını bekliyorlardı. Kurt dumanlı günü sever misali pusuda bekliyorlardı. Türkeş milliyetçi cephe hükümetinde devlet bakanı iken Çankaya’da bulunan Atom Enerjisi Merkezine uzman kadrosuyla 40 kadar seçkin tohumluk ülkücü yerleştirilmişti.
Onlara paket bomba yaptırmışlar ve ortalığı kana bulamak, özellikle de ülkenin Kürt bölgesini karıştırmak için Malatya Belediye Başkanı Hamit Fendoğlu (Hamido) ve Pazarcık Belediye başkanına ve Adıyaman’da adını hatırlayamadığım birine bombaları Ankara’dan postayla yollamışlar. Hamido evde paket bombayı açınca kendisiyle birlikte bir gelini ve torunu da parçalandı.
Bu bahaneyle ertesi gün şehri altüst ettiler. Hem de olayı Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Sedat Celasun Vali Cahit Bayar ile birlikte vali makamından seyrettiler. Sonuç: Üç alevi çocuğun öldürülmesi, kendilerinden birilerinin katli, 550 kadar dükkan ve işyerinin yıkılıp yakılması ve talanı. Pazarcık Belediye başkanı paketten şüphelenerek almayıp geri yollamış ama postanedeki görevliler merak edip açmışlar ve orada da iki veya üç kişi hayatını kaybetmişti.
1978’den 12 Eylül 1980 askeri faşist darbeye kadar 2000 insan katledildi, çoğu faili meçhul. Ben de dahil olmak üzere binlerce yaralı veya sakat. Ben MİT destekli iki siyasi cinayet olayını araştırıp gazetemde yayınladım ve ispatlayınca ülkücü bir cellatın tuzağına düşürülüp bana sıkılan beş kurşunla ağır yaralandım. Cellatların ise her biri 24 yıl hapse mahkum oldu. Bir 10 yıl, biri 12 yıl kadar yatırılıp serbest bırakılmışlar.
Askeri faşist cuntanın sonrasındaki idamları, işkenceleri, faili meçhul diye adlandırılan sinsi cinayetlerini ülkede artık bilmeyen yok. Cuntacıların ülkede yarımyamalak olan demokrasiyi tamamiyle tersine çevirerek, Avrupa’da eleştirilince “Bizde günde 20 kişi öldürülürken Avrupalı dostlarımız neredeydi” diye ahmakça bir soru soruyordu. Oysa Demirel “O zaman sen Antalya’da tapu memurumuydun” diye sormuştu.