Tayyip Erdoğan iç ve dış politikada başarısız kalınca tek kurtuluş çaresi olarak toplumun dikkatlerini dışa sevk eden işgalci ve saldırgan bir dile ve tutuma yönelmiştir. İlk ay önce Cerablus’a yönelmiş, şimdi de Musul operasyonuna katılacağım diyerek kendini güçlü gösterip Türkiye toplumunu peşinden sürüklemek istiyor. Tayyip Erdoğan tam da Hitler ve Mussolini’nin kendi sonlarını getiren bir zihniyet ve ruh haline girmiş bulunuyor. Hitler ve Mussolini sonlarını böyle getirmişlerdi. AKP iktidarının bu saldırgan politikası onun bitişi haline getirilebilir. Şimdi bu gerçeklik ve fırsat ortaya çıkmış bulunuyor. Çünkü bu politikanın Ortadoğu girdabı ve labirentlerinden kendini sağlama çıkarması mümkün değildir. Erdoğan, kendisinin bir hesabı olduğunu düşünüyor; mutlaka başkalarının da bir hesabı vardır. Bunu da yaşayarak göreceğiz. 

Erdoğan bağırarak, çağırarak herkesi korkutup ürkütmeye çalışıyor. Herhalde bu bağırıp çağırmalarım “ya bir tutarsa” diyor. Ya tutmazsa mevcut pozisyondan geriye çekilebilir mi? Bu zor görünüyor. 

Erdoğan’ın politikası tamamen bir çakal politikasıdır. Bir zayıflık bulduğunda çullan, ama gücü gördüğünde sıvış! Rusya karşısında nasıl kuyruğu bacağının arasına aldığını gördük. Çakal politikasının bir boyutu da büyük güçlerin kavga ettiği bir yerde fırsatını bulduğunda bir parça koparıp kaçmaktır. Ancak bu politikanın tutmadığı zamanlar da oluyor. Mussolini II.Dünya Savaşında Enver Paşa’nın I.Dünya Savaşında yaptığı gibi Almanya’nın yanında yer alarak büyük bir lokma koparmak istedi, ama tersi oldu. 

Türkiye şimdi böyle bir maceraya sürüklenmiş durumdadır. Neden? Tayyip Erdoğan’ın sarsılan ve yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalan iktidarını kurtarmak için! Yaşadığı iç sorunların çıkmazını ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin direnişi karşısındaki sıkışmasını böyle atlatmayı hesaplıyor. Bu da Türk devletini içte ve dışta savaş içinde tutma anlamına gelmektedir. Karakteri zayıf genelkurmay başkanını da emir eri ya da hizmet subayı gibi kullanıyor. Yoksa onu da Fethullahçılarla işbirliği içinde suçlayıp cezaevine attıracak. Erdoğan izlediği bu politikayla sonuç alacağını düşünüyor. Ancak şu andaki AKP politikaları kesinlikle düşmanlarını çoğaltma politikasıdır. Hem de bunu dışta yapıyor. İçte bu politika belki sadece bir iktidarı götürür; ama dış politikada ise başka şeyler kaybettirir. Özellikle içeride Kürtlerle bu kadar düşmanlık yaparken, Kürtlerle ölümüne bir savaş içine girmişken dışarıda kazanması mümkün mü? 

AKP geçen yıllarda ‘dış güçler hep şu bu gücü maşa olarak kullanıyor, biz neden yapmayalım’ diyerek kendine göre IŞİD’i bir siyasi enstrüman olarak kullanmak istedi. Ama yüzüne gözüne bulaştırarak tüm dünyayı karşısına aldı. Şimdi vallahi de, billahi de ben IŞİD’le işbirliği yapmadım; IŞİD’e karşı sizin askeriniz olabilirim, diyor. Büyük devletleri taklit etmek istedi, ama sonunda Rusya karşısında diz çöktü; ABD’ye askerin olabilirim diye yalvarmaya başladı. Ama bu defa da askerin olurum, ama büyük lokma isterim deyince, orada dur cevabını aldı. Suriye ve Irak’ta Türkiye’nin içine düştüğü durum bunu gösteriyor. 

Şimdi de Bush’u taklit ederek önleyici güvenlik politikası izleyeceğini söylüyor. ABD bile bu işin düşündüğü gibi kolay olmadığını gördü, ama Tayyip Erdoğan “ben bunu yapacağım” diyor. Hangi ülke politikasını ya da siyasi bir gelişmeyi kendine göre uygun görmezse müdahale edecekmiş! İşte böyle kabadayılık yapıyor. Kendini bu düzeyde kaybetmiş. Kuşkusuz açık söylemese de tüm bu politikaları, söylemleri ve tutumu Ortadoğu’da güçlenen ve Türkiye’de de Kürt sorununun çözümünü dayatan Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı gündeme koyuyor. Özgürlük Hareketi bunu anlamıştır ve bu bağırıp çağırmaları AKP iktidarının zayıflığı olarak ele almaktadır. Eğer AKP her yerde Kürtleri zayıflatmak için böyle saldırgan üslup kullanıyorsa, buna verilecek yanıt direniş olacaktır. 

Anlaşılıyor ki ya Tayyip Erdoğan binmiş bir alametifarikaya… Ya da birileri Tayyip’i böyle yaparsak Kürtlerin güçlenmesini kırarız biçiminde doldurarak, ortaya sürmüştür. Ama unuttuğu bir şey var, bir devlet ordusu güçlü olsa da kırılabilir. Ama özgürlük tutkusu, iradesi ve ısrarı olan bir halkın ve özgürlük savaşçılarının iradesi kırılamaz. Sonunda böyle bir irade kırma savaşı yürüten kaybeder. Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı da kaybedecektir. Bu politikada kesinlikle kazanma yoktur. Ne kadar saldırırsa o kadar kaybetmenin zeminini döşeyecektir. Artık Kürt sorununun diyalektiği bu çerçevede işlemektedir. 

AKP iktidarı bu politikayı Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı yürütüyorsa, her yerde savaşacağım diyorsa, Kürt Özgürlük Hareketi’ne böyle bir savaşı dayatıyorsa, bunu da Kürt Özgürlük Hareketi karşılar. Kürt Özgürlük Hareketi teslim olmayacağına göre, çözüm yerine irade kırma savaşı yürüten bu politikaya karşı da direnir. 

AKP’nin şu anki politikaları Türkiye halklarının çıkarına olan politikalar değildir. AKP’yi Türkiye’de yeni hegemonik iktidar gücü haline getirme politikasıdır. AKP böylece yeni bir hegemonik kurucu iktidar olmak istiyor. Türkiye de böyle bir iktidar ve hegemonya savaşına girmiştir. Bunu da Kürtlere karşı savaşarak ve Kürtlerin iradesini kırma üzerinden yapmak istiyor. O zaman Kürtler de bu savaşa karşı cevap vereceklerdir. Kürtlerle soykırımcı sömürgeciliğin yürüttüğü savaşın ana ve nihai son savaşı gerçekleşecek gibi görünüyor. 

Bir halkı tarihten silme savaşı yürütenler, böyle boyundan büyük işe girenler tabii ki boylarının da ölçüsünü alacaklardır.