Mehmet YÜKSEL AKP-MHP faşist ittifakı “düzenledikleri” baskın seçimlerin ardından faşist rejimlerini kurumsallaştırmak için hızla bir kararname hamlesi geliştiriyor. KHK ve Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri üzerinden yaptıkları bu düzenlemeler aslında rejimin iç yüzünü sadece izlenen yöntem üzerinden bile deşifre ediyor. TBMM’de çoğunluk elde etmiş olmalarına karşın yeni sistemin çerçevesini belirleyecek düzenlemeleri, yasama organı ifadesinin içinin ne denli boşaltıldığını gösterir biçimde kararnamelerle hayata geçiriyorlar. Bu değişiklikler, faşist keyfiliğin ete kemiğe bürünmesidir. Bu kuşkusuz faşist sistemlerin ruhuna uygundur çünkü faşizm demek kendini zorla dayatma demektir. Fakat ortada ciddi bir meşruluk problemi vardır. Çünkü modern anlamda devlet kendi iktidarını hukuki kurallar üzerinden topluma kabullendirmeye çalışır. Devlet, topluma belli kurallara uyacağı sözünü vermek zorunda kalmıştır. Toplumun devletin iktidarını kabul etme gerekçelerinden biri işte bu soyut sözleşmedir. Anayasa ve yasaların temel iddiaları bu sözleşmeyi ifade etmektir. Devletler, bu söze uymaz. Daha doğrusu devlet ezilenleri baskı altına almaya odaklanmış doğası gereği ilkesel davranamaz, hukuki olamaz. Bu nedenle kural tanımaz bir zorbalık olan faşizm her devlette az ya da çok biçimde varlığını sürdürür. Fakat bu toplumsal muhalefetin bedeller vererek kazandığı hukuksal zemini önemsiz kılmaz. Çünkü toplumsallığın kendini örgütlemesine ve devleti geriletmesinde yadsınamaz bir rolü vardır. Devleti demokrasiye duyarlı hale getirme açısından anayasa ve yasalar önemli mücadele alanlarıdır. Türkiye’de ise 12 Eylül faşizminin açık bir dayatması olan bir anayasa yürürlüktedir. Şimdi AKP-MHP faşist ittifakı bu anti demokratik anayasa ile belirlenen çerçeveden bile daha geri bir sistemi pratikleştirmeye çalışıyor. Bir yandan 82 Anayasa’sı korunurken öte yandan yeni sistemin faşist kriterleri yasallaşıyor. Bu ortada tutarlı bir metinin kalmaması anlamına geliyor ve hukuki bir karmaşa çıkarıyor. Bilim insanlarının bu garabeti tanımlamakta güçlük çekmesinin nedeni budur. Faşist ittifak bilinen anlamda hiçbir devlet sistem tarzına uymayan bir baskı ve keyfiyet çerçevesi çiziyor. Bu da iki yıldır OHAL ile yöneten Erdoğan iktidarının, her açıdan şaibeli olan meşru olma iddiasının altını oymaktadır. Çünkü ortada uyacağı hiçbir hukuki zemin bırakmamaktadır. Öte yandan bu sistem kimin başçavuş olacağından, iş kollarının kıdem tazminatının miktarına kadar devlet mekanizmasının tüm ayrıntılarına, faşist Erdoğan’ın karar vereceği bir işleyişi öngörüyor. Devletin yapacağı her işlemin karar mercii, mutlak krallıkları bile geri bırakacak şekilde tekleşiyor. Toplumsal kesimleri devlet aygıtından bu denli dışlayan ve siyaset alanını bu kadar daraltan bir sistemin kendini sürdürebilmesi mümkün değildir. Antifaşist demokrasi cephesinin öncüsü olan Kürt halkının iradesinin açık zorbalıkla kırılması, AKP-MHP faşist rejiminin ana hedefidir. Yeminli Kürt düşmanı olan faşist ittifak, Kürt soykırımını gerçekleştirmek için uygun araç arayışındadır. 95 yıldır Bakur Kürdistan’da uygulanan farklı yönetim tarzı, şimdi de süper valiler adıyla yeni bir şeymiş gibi sürdürüleceği ifade ediliyor. Sıkıyönetim valilerinden OHAL valilerine kadar Kürt halkına savaş dışında bir mantığı ve ilkesi olmayan bu uygulamalara, yeni kılıf olma dışında anlamı olmayan bu politikaların alacağı sonuç da bellidir. Kürt halkı 24 Haziran seçimlerinde gösterdiği gibi faşizme karşı topyekûn direnişini büyütecek ve bu sistemi de boşa çıkaracaktır. Bu noktada demokrasi güçlerine Kürt halkının direnişini Türkiye’nin tüm antifaşist kesimlerle ortaklaştırmak gibi büyük görevler düşmektedir. Bir yandan siyasetin alanının savunulması ve hiçleştirilmesine karşı ortak hareket etmek gerekirken öte yandan bu sistemin ortak alternatifi olgunlaştırılmalıdır. Faşist sistem toplumun önemli bir kesimini karşısına almaktadır. Bu kesimleri yaratıcı tarzda örgütleyip harekete geçirmek gereklidir. Demokratik Anayasa talebi, bu açıdan önemli bir kanal açabilir ve geniş kesimleri AKP-MHP faşizmine karşı bir araya getirebilir. On yıllardır toplumun önemli bir kesimi tarafından paylaşılan ve AKP tarafından da uzun süre istismar edilen yeni demokratik anayasa Türkiye’nin her yerinde tartışmaya açılabilir. Kürtlerin, kadınların, gençlerin, emekçilerin, farklı halkların nasıl bir anayasa istediği tüm toplumsal kesimler harekete geçirilerek açığa çıkarılabilir. Soyut bir talepten ziyade maddi bir mücadele alanı haline getirilebilir. Bu çalışma, aynı zamanda demokrasi cephesinin toplumsal direniş odakları anlamına da gelecektir. Toplumun her nüvesini kontrol etmek için her şeyi kullanan ve devleti bunun basit bir aracına indirgeyen faşizme karşı her alandan direnişi artırmak gerekmektedir. Bunun için Demokratik Anayasa örneğinde olduğu gibi geniş çevreleri kapsayabilecek ortak noktalara ağırlık verilmelidir. Türkiye toplumunun başına bela olan AKP-MHP faşizminin kesin olan yenilgisini hızlandırmak da bu ortak çabalara bağlıdır.