15 Temmuz günü yaşanan neydi, sorumluları kimlerdi, elbet önemli. Ancak üzerinde çok düşünmeden de emin olduğumuz şey; faşistler kapıştı, faşizm kazandı. Hem de tekbir ve sela sesleri eşliğinde şeriat soslu bir faşizm, hem de alenileşip kurumsallaşarak, hem de toplumun bir kesimini arkasına, bir kesimini yedeğine alarak, hem de daha ilk andan itibaren tekçi yapıya güzellemeler yapıp ‘vatanı böldürtmeyiz’ diyerek Kürtleri hedef göstererek. Bunca kaosa rağmen bölgede çatışmaları sürdürerek, ‘kurunun yanında yaş da yanabilir böyle zamanlarda’ diyerek, binlerce askeri, hakimi savcıyı tutuklayarak, onbinlerce memuru öğretim görevlisini işinden ederek, yurt dışına çıkma yasağı koyarak, her türlü hak talebini, protestoyu yasaklayarak ve üstüne daha da saldırganlaşabileceği OHAL ilan ederek.
İnsan hak ve özgürlüklerine, demokrasiye, adalete neredeyse bir darbe kadar yönelmiş bunca tehdide ve tehlikeye karşın, iktidarı bırakın durdurmayı kontrol edebilecek bir güç yok ortada. Darbeye karşı selalar ve TC DEVLETİ, RT ERDOÐAN vb rumuzlu mesajlarla sokağa dökülen topluluğun tekbir sesleri eşliğinde estirdiği terörün, boğaz kesmelerinin, linç etmelerinin, kırbaçlamalarının ‘darbecilere yapılıyor’la aklanması nasıl mümkün değilse, bu topluluğun demokrasiyi savunduğunu söylemek de o kadar mümkün değil. Tayyip'in dindar nesliydi sokağa dökülen ve özlem duydukları şeriata uygun davrandılar. Bu nedenle işledikleri onca suça rağmen haklarında güzellemeler yapılıyor, sırtları sıvazlanıyor. İktidar tarafından silahlı milis olarak tasarlanmış olması muhtemel bu kalabalık aldıkları gazla daha da azıp darbeyle alakası olmayan her türlü protesto benzeri eyleme saldırıp oradakileri de linç ediyorlar ya da sosyal hayatı İslami kurallara uygun hale getirmek için korku salıyorlar.
Henüz darbe girişimi sabahı Cumartesi Anneleri eylemi için Taksim'e gittiğimde, İstiklal Caddesi’nde bir kadın olarak yürümemi zorlaştıran tehditkar faşist erkek bakışlarından çok rahatsız olmuştum. ‘Bugün eylem yapamazsınız’ diyen sivil polis, "polisimiz yok, güvenliğinizi alamayız, gelir 50 kişi sizi linç eder" diye tehdit etti. Ertesi gün manzara hiç de farklı değildi, aynı tehditkar hava nedeniyle işimi bitirir bitirmez tekbir getirerek dolaşan o gruplardan kaçarcasına uzaklaşma gereği duydum.
Cezaevlerine uygulanan görüş yasakları, Bakırköy Kadın cezaevinde kadın mahpuslara saldırıldığı haberi, tahliyelerin durdurulması nedeniyle tüm cezaevlerine avukat ziyareti yapılacaktı ve Salı günü sabah erken saatte Şirinevler'deydim. Yarım saat kadar tek başıma arkadaşların gelmesini bekledim. Bakışların üzerimde yoğunlaşmasına anlam vermeye çalışırken gelen meslektaşım kimi yerlerde kolu bacağı açık kadınlara kezzap atıldığını söyledi. O gözle baktığımda gördüm ki dizden aşağısı ve kolu açık tek kadın bendim. Dün Suruç Katliamının yıldönümüydü ve anma yapılması önce yasaklandı sonra faşist saldırı tehdidi altında gereğince yapılamadı. Silivri Cezaevi’nde görüştüğüm tutsakların tamamı başta iletişim olmak üzere haklarının kısıtlandığını, darbeci olmakla suçlanıp tutuklanan askerlerden cezaevine getirilenlere yapılan işkenceyi, insanlık dışı muameleyi anlattı üzüntüyle.
‘Allah’ın bir lütfu’ dediği bu darbe girişimi, Tayyip'in parti devlet projesinin, diktatörlüğünün, yegane güç haline gelmesinin yolunu sonuna kadar açtı. Neydi, nasıldı, tam bilinmese de hükümetin ve MİT'in erken saatlerde öğrendiği bu darbe girişimini hiç başlamadan durdurmamış olması gayet anlaşılır geliyor insana.
Olanlar gösteriyor ki; kaybedecek zamanımız yok. Sokağa çıkmamızdan, iş güvencemize, barışımıza, demokrasimize, özgürlüklerimize kadar her şeyimiz saldırı ve tehdit altında. Hem de sadece devlet değil sivil faşist şeriat isteyen bir güruhun da tehdidi altındayız. Bir an evvel şaşkınlıktan kurtulup darbeye karşı, faşizme karşı demokrasiyi, laikliği, insan haklarını, barışı öne çıkartacak bir hareket geliştirmezsek boynumuzu bıçağa uzatmış olacağız.