Batinin 1930’larda fiziki çatışma sürecine evirilen ideolojik kutuplaşmasıyla -sosyalizm ve faşizm- bir anlamda kıtanın I. Dünya Savaşındaki büyük blokların –dört imparatorluğun: Alman, Avusturya-Macar, Rus, Osmanlı- daha küçük parçalara bölünerek ulus devlet yapılanmasının bugünkü biçimine dönüşme süreci büyük ölçüde tamamlanmış oldu.
Almanya’nın Çekoslovakya’yı işgali ile başlayıp, Polonya’ya kadar devam eden sürecin yansımalarının başka bir boyutu, Japonya’nın kitlesel tecavüzleriyle ünlenen Çin’in, Nanking işgalinin ardından hızını alamayıp Amerika’ya Pearl Harbour’a saldırması ile küresel bir ölçeğe evirilmesidir. Bu süreçte devreye girmek zorunda kalan Amerika, başta Japonya olmak üzere Almanya’nın yenilmesinin de temel ayaklarını oluştururken, bugün Ortadoğu başta olmak üzere dünyanın her tarafını kontrol etme güç ve “yetkisi”ne de ulaşmış oldu. Japonya’yı atom bombaları ile teslim alırken, Almanya’nın Sovyetlere yenilmesi ile bu süreç faşizmin yayılmasını “şimdilik” durdurmuş oldu.
Bu süreçte Türkiye enteresan bir pozisyonla “beklemede” kalır. Aslında öyle görünür. Esasında ise Avrupa’da yayılan katliam ve işgallere Türkiye daha sessiz sedasız bir açıdan katılır: Dersim… Dersim bu anlamda çok benzer bir işgal ve soykırım örneğidir. Bu, her ne kadar “Şaki Dersim’e diz çöktürmek” olarak sanki bir isyan varmış gibi sunulsa da, temelde bunu da içeren ancak esas olarak Avrupa’daki ulus devletleşme sürecine paralel bir Kürt ulus devletinin oluşum ihtimaline yönelik bir saldırıdır. Bu anlamıyla Dersim, böyle bir oluşuma dair en güçlü desteğin gelebileceği bir yer olarak müdahaleye maruz kalır. Çünkü söylenenlerin aksine orada müdahale edilen bir isyan değil, olası bir isyana dahil olma ihtimalidir.
Dolayısıyla Dersim Soykırımı aslında TC’nin II. Dünya Savaşı sürecinde görece beklemede kalmasını anlamlandırmada önemli bir veri olarak karşımıza çıkar. Bu nedenle bir kaç açıdan enteresan bir olaydır Dersim. Bir yandan askeri deneyim kazanma, öte yandan o toz duman arasında sessiz sedasız bir soykırımı kotarma ve Kürdistan’ın bağımsızlık talebini ihtimal dahilinden çıkarma gibi çoklu açılardan düşünülmüş bir planlama ve uygulamadır.
Orada yapılanlara bakılırsa temel motivasyon ve rol model, Nazizm’dir. “Milli şeflik hatta milli şefin fiziksel görünümü de bu kuşkuları arttırıcı ek rol oynamaktadır. Biraz daha ilkel olarak yapılsa da, kitlesel katliamlar ve özellikle de kimyasal silah kullanımı Nazileri yakından takip ettiklerini ve onların metotlarını benimsediklerini daha da güçlü olarak söylemektedir. Aradaki fark, onlar gaz odalarını kullanırken, TC‘nin Dersimlileri mağaralarda “fare gibi” zehirlemeyi seçmiş olmasıdır. Ne de olsa daha ucuz… Taşıma metodu tipik bir biçimde Almanların Yahudileri taşıma biçimine benziyor. Trenlere doldurup, kapıları çivileyerek taşıma, aileleri farklı farklı yerlere dağıtma. Kadınların saçlarını tıraş etme, değerli eşyaların gaspı ve daha bir dizi şey birebir kopyalanmış durumda.
Buradan yola çıkarak yazının birinci bölümünde:
1. Türkiye’nin II. Dünya Savaşı’na katılmadığı tezi doğru değildir. Katılmıştır ve ilk adımda içeride Kürdistan’a, Dersim’e saldırmıştır.
2. Tetikte kalmış ve gerektiğinde dışarıya doğru hamle yapmak için hazırda beklemiştir. Bu çerçevede Dersim’e saldırarak deneyim de kazanmıştır.
3. Savaş, Almanya lehine gelişmiş ve uzamış olsaydı, Almanya ile ittifak yaparak Kürdistan’ın diğer parçalarına yönelecek bir eğilim olduğu açıktır. Dersim’e saldırının altındaki en temel motivasyon budur.
4. Kürdistan’ın işgali sürecinde ayak bağı olabilecek Dersim’e önceden müdahale “zorunlu” bir hamledir.
5. Dolayısıyla TC, her zaman Osmanlı’nın işgal ettiği toprakları geri alma amacı taşısa da daha ‘sahipsiz” gördüğü Kürdistan’ın tamamını işgali en büyük ve sürekli hedefi olarak korumaktadır. Rojava tutumu bunun en önemli kanıtıdır.
Devam edecek…