ZABEL MİRKAN / İSTANBUL
2012 yılında Berlin Film Festivali Ana Yarışma’da Barbara filmi ile En İyi Yönetmen ödülünün sahibi olan ve Almanya’nın son zamanlarda en dikkat çeken yönetmenlerinden Christian Petzold imzalı Transit, 68. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı için yarışan en iddialı yapımlar arasında. Transit’in 2018 Berlin Film Festivali’nden ödülsüz dönmesi ise filmi izleyenler için hiçbir şey ifade etmiyor.
Anna Seghers’in 1942 tarihli romanından uyarlanan filmde, Nazi işgalinden kaçan Georg, elinde Meksika’ya iltica etmesini sağlayabilecek evraklar ve iki mektupla yola çıkar. Bu belgeler aslında bir yazara aittir. Yazar, Nazi işgalinin içinden çıkılamaz etkisiyle kuytu bir otel odasında bileklerini keserek yaşamına son verir. Otel görevlisi onu bulduğunda, yazar küvette kanlar içinde yatıyordur. Georg, bunu bir fırsat olarak görür ve kaçak yollarla Marsilya’ya geçişini sağladıktan sonra, yazarın kimliğini üstlenir. Meksika konsolosluğuna gittiğinde onunla özel olarak ilgilenirler ve karısının ondan haber beklediğini söylerler. İntihar eden yazarın karısı Marie ise kocasının geleceği günü beklemektedir.
Georg, henüz Marie ile tanışmamışken önce kaçak yollarla Marsilya’ya girdiği arkadaşının ailesini bulur. Arkadaşı Nazi askerleri tarafından saldırıya uğradığı için ağır yaralıdır ve birlikte yaptıkları uzun tren yolculuğuna daha fazla dayanamaz. Marsilya’ya vardıklarında arkadaşının artık nefes almadığını gören Georg, onu orada bırakmak zorunda kalır. Ardından Georg’un keşif süreci başlar. ABD’de giden gemiye binebilmesi için önünde daha üç hafta olduğunu öğrenir ve bu günlerini oradaki mültecilerle birlikte geçirir. Birçok mülteciyi gördüğümüz filmde Yahudi bir kadın mimar, ona teslim edilen köpeklerle bir köşede oturur. Georg’le sohbet etmeye çalışır ama Georg kimsenin hikâyesini bilmek istemez. Onun için bu zaten başlı başına zorlu bir süreçtir. Ama dinler, kadının anlattıklarını uzun uzadıya dinler.
Geride kalan birileri ihtimali bizi ayakta tutar
Arkadaşının ölüm haberini ailesine vermeye giden Georg, arkadaşının oğluyla ilgilenmeye başlar. Kısa zamanda güçlü bir bağ kurarlar ancak bir gün konsolosluktaki görüşmeye gittiğinde çocuk, Georg’un ABD’ye gideceğini öğrenir ve onun da tıpkı babası gibi onu bırakacağını düşünerek öfkelenir. Annesiyle beraber kaçak bir şekilde Marsilya’da kalan çocuk, artık Georg’u görmek istemez. Çocuk hastalandığı için ona bir doktor bulmaya çalışan Georg, mültecilerin arasından bir doktor bulur. Doktor da ABD’ye gitmek istemektedir ancak geçiş belgeleri onaylanmaz. İntihar eden yazarın karısı ve mülteci doktor arasında ise bir ilişki vardır. Georg bir müddet sonra vicdan hesaplaşması yaşayıp kadına kocasının öldüğünü söylese de kadın bu duruma bir türlü inanmaz ve durumu yadsımaya çalışır. Onu bekleyeceğini çünkü konsolosluktan burada olduğunu söyledikleri bilgisi verildiğini söyler. Bu, aslında Georg’dur. Georg, kocasının belgeleriyle Marsilya’dan gideceğini kadına asla söyleyemez ama gideceği gün gemiye de binmeyerek vicdanıyla olan hesaplaşmasını tamamlar. Gemiye binen Marie ve doktor Richard’dır. Ancak ne hazindir ki, Marie’nin gemiye bindiğinden emin olmak; iyi ve güvende olduğunu bilmek için limana gittiğinde kötü haberi alır. Mültecileri taşıyan gemi bir mayına denk gelmiştir ve gemiden kurtulan kimse olmamıştır.
Georg, bundan sonraki günlerini mültecilerin gittiğini gördüğümüz kafede oturup Marie’yi bekleyerek geçirir. Kafenin sahibi olduğunu gördüğümüz ve anlatıcı rolündeki adam ona saklanabileceği ve kaçabileceği yerleri söylese de Georg her gün aynı masada oturur. Çünkü her kazadan, felaketten sonra geride kalan birileri olduğu ihtimali bizi ayakta tutar…
Mülteci olmanın zorlukları
Romandan uyarlanan film 1942 yılında geçse de küresel dünyadaki mülteci krizini yansıtması açısından hangi zaman aralığında olduğunu keskin bir şekilde söylemek güç. Çünkü yönetmen tam da bu krizi vermek için böyle bir roman uyarlaması seçmiş. Mülteci olma halinin zorlukları, insanlara neler düşündürdüğü ve insanları nelere zorladığının incelikle verildiği filmde tam da bu krize uygun olarak bir mekân, geliştirilen bir aidiyet olduğunu söylemek neredeyse imkânsız. Bu da yönetmen Petzold’un büyük başarısı. Transit, sınırsızlığıyla, derinlikle ama göze sokmayan metaforlarıyla ve başarılı aktarımıyla 2018’in en iyi filmlerinden. Belki de mülteci sorunuyla ilgili çekilen son zamanlardaki en başarılı filmlerden.