Hatırlanacağı üzere Sri Lanka’da Tamil gerillalarına karşı yürütülen topyekün imha operasyonunun belli oranda ‘başarı’ elde etmesi de aynı yıllara tekabül etmişti. Türkiye’de de AKP Hükümeti bundan medet umdu. Aynı yöntemle Kürdistan’da bir sonuç alınabileceğini düşündü. Kürt siyasal hareketi içerisinde konumlanan, demokratik mücadele saflarında yer alanlara karşı bir tasfiye de planlanmıştı. Yasama, yürütme ve yargı mensuplarının da içerisinde bulunduğu ve devletin en yüksek mevkilerinde bulunanların ortak stratejisi doğrultusunda siyasi soykırım operasyonları gerçekleşti. Yerel seçimlerin hemen akabinde 14 Nisan ile start alan siyasi soykırım operasyonları bir nevi Kürtlerin öz yönetim modeline, demokratik özerklik projesine karşı bir darbe girişimiydi. İddianamelerde nelerin yer alacağından tutun, kimlerin tutuklanacağına dair bütün her şey belli bir plan dahilinde hayata geçirildi.
Siyasi soykırım operasyonları neticesinde binlerce arkadaşımız rehin alındı, zindana atıldı. Siyasi soykırım operasyonlarının yürütüldüğü bu süreçte gerilla alanlarına yönelik de imha operasyonlarına hız verildi. Hafızamızı tazelersek; dönemin Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ, tam olarak bu cümle olmasa şuna benzer mealde açıklamalarda bulunmuştu: ‘PKK yok edilmeli, siyasetçiler de gereğini yapmalı’.
O zaman, şu an birbirleri ile kavga halinde olan iktidar çatışmasının tarafları AKP ve Cemaatin kirli ittifakı sonucunda bu operasyonlar hayata geçirildi. Bugün paralel devlet olarak lanse edilen Cemaat, aslında o dönem hükümet ile paralel değil, iç içe, sarmal haldeydi. İşte bu konsept çerçevesinde Botan’da, Şırnak’ta benim de bulunduğum yüzlerce insan uyduruk iddianameler ve adalet ile hukukun yerle yeksan edildiği bir yaklaşım neticesinde rehin alındı. Neredeyse bütün kurumlarımız, demokratik kitle örgütlerimiz, Kürt siyasal hareketinin bütün kademelerinde yer alan arkadaşlarımız cezaevlerine atıldı. Tabiri caizse Kürdistan’daki cezaevleri ağzına kadar dolduruldu. Durumun anlaşılması açısından üç yıl boyunca kaldığım Mardin E Tipi Cezaevi’nde yaşadıklarımızı özetleyeyim. Cezaevi 300 kişilik bir kapasiteye sahip iken, binin üzerinde siyasi tutsak ile beraber kalıyorduk. 10 kişinin kalması gerektiği koşullarda 40 kişi kalıyorduk. Cezaevi o kadar dolmuştu ki yerlerde, lavabo önlerinde, merdiven altlarında yatmak zorunda kaldık. Vardiyalı bir şekilde yatmak zorunda kaldığımız dönemler de oldu.
Ancak Kürtlerde şöyle bir gerçeklik de var. Kürtlerin mücadele tarihi aynı zamanda bir cezaevleri tarihidir. Devlet, Kürtleri cezaevlerine atarak ıslah etmeyi düşünmüş, Kürtler de bu düşünceyi bertaraf ederek birer direniş merkezlerine dönüştürmüştür. Kürtler cezaevinde de mücadele etmenin yollarını, sırrını çözmüş bir topluluk, bir harekettir. Egemenlere kötü bir haber olacak ama Kürtler hapiste bile özgür yaşamanın sırrını çoktan çözmüş durumda. Tüm yönelimlere, tüm bastırmalara, yok etme, etkisiz kılma çabalarına karşı halkımızın desteği ile bir karşı koyuş sergiledik.
2011 yılına gelindiğinde genel seçimlerde Kürt siyasal hareketinin ve halkımızın teveccühü ile cezaevinden 6 arkadaşımız ile beraber milletvekili adayı olarak gösterildik. Cezaevinde olan 6 arkadaşımız ile seçim çalışmalarında yer alma hakkından yoksun olmamıza rağmen halkımızın seçimlerde göstermiş olduğu büyük özveri sayesinde seçildik. Bu, aynı zamanda Kürt halkının siyasi soykırım operasyonlarına karşı vermiş olduğu bir cevap oldu. Ancak seçildikten sonra da, dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen bir hukuksuzluk ile karşı karşıya olduk. Yüzbinlerce insanın iradesi siyasi bir gaspa maruz bırakıldı. Kürt siyasal hareketi bugün dimdik ayakta. Siyasi soykırım operasyonları gerçekleştirenler ise birbirlerine girmiş durumdalar. Bu aynı zamanda inkar ile hakikatin çarpışmasıydı. Kazanan hakikat oldu.
Bugün dışarıda isek, bu devletin iyi niyetli yaklaşımından ziyade Kürt halkı ile Kürt siyasal hareketinin yürüttüğü demokrasi mücadelesi sayesinde oldu. Kaldı ki bizler demir parmaklıklar ardında binlerce yoldaşımızı bıraktık. Bu tarifi zor bir hissiyat, buruk bir sevinç ve bizleri huzursuz eden bir özgürlük oldu. Kürt siyasal hareketinin bilgelerinden biri olan Hatip Dicle’nin seçimlerde aldığı 80 bine yakın oya rağmen, AKP’nin siyasi hırsızlığı ve gaspı sonucu vekilliği düşürüldü. Kürt halkının nazarında hala milletvekili olan Sayın Dicle’yi de ardımızda bıraktığımız için müteessiriz. Yine her şeyden önemlisi Kürt halkının önderi olarak kabul ettiği, Kürt siyasal hareketinin felsefesinin, paradigmasının gelişmesinde yegane çabanın sahibi olan Sayın Öcalan hala özgür değil. Kürtlere reva görülen tarihsel zulüm ve haksızlık sona erene kadar, bütün arkadaşlarımız özgürleşene kadar mücadele de boynumuzun borcu olacaktır.
Seçim sürecinde cezaevinde olmamız nedeni ile çalışmalarda maalesef aktif olarak yer alamadık. Ama tek güvendiğimiz bir güç vardı, o da Kürt halkının politik düzeyi ve örgütlülüğüydü. Bu konuda Kürt halkı özellikle Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortaya çıkışından bu yana rüştünü ispatlamış durumda. Bizim çalışmalarımızı da halkımız yürüttü. Mesela seçim süreçlerinde adaylar en basitinden fotoğraflarını çeker ve görsel bir tanıtım yapar. Bizim böyle bir şansımız yoktu. Dolayısı ile cezaevine girmeden önce farklı etkinliklerde çekilmiş fotoğraflar ile afişler hazırlandı. Herkes işin bir ucundan tutarak destek sundu. Botan’da çok büyük bir başarı da sağladık. Hatta cezaevinde olmamız nedeni ile halkımızın şevki ve azmi en üst düzeyde oldu. Seçim çalışmalarını basın üzerinden takip etme şansına sahiptik. Yine seçim çalışmalarına cezaevinden gönderdiğimiz mektuplar ile dahil olduk.
Türkiye’nin en büyük sorunu ve gerçek gündemi olan Kürt sorununu gündeme taşımak, İmralı’da Sayın Öcalan’a yönelik ağır tecride son verilmesi ve müzakerelerin başlatılması maksadı ile 12 Eylül 2012 tarihinde cezaevlerinde açık grevi eylemleri başlatıldı.
Türkiye’nin karanlık bir geleceğe mahkum edilmek istendiği 12 Eylül faşist cuntasının 32. yıldönümünde başlatılan açlık grevi eylemi artık kaçınılmaz hale gelmişti.
Çünkü İmralı’da 16 ay boyunca, kesintisiz bir şekilde Sayın Öcalan’a karşı ağır tecrit politikası devreye konulmuştu. Bu tecrit politikası aynı zamanda savaşta ısrarın bir tezahürüydü. Yine Kürt halkının kırmızı çizgilerinden biri olan anadilde eğitime karşı, anadilin kamusal alanda kullanımına dair hükümet yetkililerinin sorumsuz ve sert açıklamaları vardı. Giderek tırmanan ve büyük can kayıplarına neden olan çatışma ortamı bizleri açlık grevi eylemine iten sebeplerden biriydi. Mahkeme salonlarında maruz kaldığımız düşman hukuku, ideolojik ve anti demokratik yargılamalar, mahkemelerde anadilde savunmaya izin verilmemiş olması 68 gün süren açlık grevi eylemini artık vazgeçilmez kılmıştı. Süresiz ve dönüşümsüz açlık grevi eylemi aslında bütün yolların tükendiğinin resmiydi.
Açlık grevinde iken basın ile paylaştığım mektupta da belirtmiştim. Açlık grevi eylemi aslında Kürt hareketinin sosyolojik yapısına dair iyi fikir veriyordu. Üniversiteden, köyden, şehirden gerillaya katılıp daha sonra tutuklanan, yine BDP MYK üyesi ve Belediye Meclis Üyesi arkadaşlar vardı. Kurumlardan, yürüyüşlerden, işinden, gücünden alınan arkadaşlar vardı. Özcesi yüreği aynı sevdayla çarpan, faşizme, baskı ve sömürü sistemine karşı öfkeyle dolu olan Kürt toplumunun her kesiminden insanlar tecridin son bulması ve müzakerelerin önünün açılması için bedenlerini ölüme yatırdı. Aslında Kürtler olarak dünya tarihinde eşine az rastlanır menkıbesi ve anlamı oldukça yüksek eylemliliklere imza atmıştır. Ancak bunun edebi ürünlere dönüşmesinde yetersiz kalıyoruz. Açlık grevi eylemi sırasında yeni bir yaşamın inşası için dört nala ölüme koşan yoldaşlarımızın kararlılığına şahit olduk. Ben de bu direnişe katılmayı vicdani, ahlaki, siyasi bir sorumluluk olarak gördüm.
Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze kadar yürütülen inkar ve imha siyaseti yerine, sorunun siyasetle, diyalogla, barışla çözülmesi için bu eyleme başvurduk. Bizler ve arkadaşlarımızın ölümün eşiğine geldiği ve ülkenin giderek kaotik bir ortama kapı araladığı bir süreçte Sayın Öcalan’ın çağrısı ile açlık grevi sonlandı. Bu tarihi eylem barışçıl ve demokratik bir döneme de zemin sunmuştur.”
AKP hükümeti, Cemaat ile yaptığı kirli ittifak sonucu gerçekleştirdiği siyasi soykırım operasyonları sonucu rehin aldığı Kürt siyasetçileri, devrimcileri ve demokratları serbest bırakmalıdır. Ayrıca gerçekleştirdiği siyasi gasp ve rehine politikasından ötürü de Kürt halkından özür dilemelidir.
Sadece özel yetkili mahkemeler döneminden kalma davalar değil, 12 Eylül faşist cuntasının uzantısı olan DGM’ler döneminden kalan davalar da düşmelidir. Çünkü bugün AKP’nin ve Cemaatin dağıttığı adalet ne kadar şaibeli ve tartışmalı ise Kemalist zihniyetin hakim olduğu DGM’lerin verdiği kararlar da bir o kadar şaibelidir.
Doğrusu; tahliye edildikten sonra yasama faaliyetlerinde yoğun olarak yer almadık. Daha çok Kürdistan’da halkımızla hasret giderdik. Mutlaka yasama faaliyetleri de önemli, ancak bizim için öncelikli olan Kürdistan’da halkımız ile omuz omuza mücadele yürütmektir. Dışarı çıktığımızdan bu yana Botan, İstanbul ve Serhat’ta mitinglere katıldık. Meclis’e sadece yemin töreni ile bir grup toplantısına katıldım. Meclis mekan olarak sıkıcı, dikkat edilmez ise muhalif duygularınızı evcilleştirebilecek bir ortama sahip. Ancak Botan’da sokakta yürürken küçük bir çocuğun ya da gencin ismimim başına ağır bir ünvan koyma ihtiyacını hissetmeden ‘Faysal, nasılsın’ ya da ‘Faysal Heval’ diye çağırması, diyalog içerisine girmesi daha samimi geliyor. Çünkü Meclis, ünvanların havada uçuştuğu bir yer. Yerelde halkın sorunları ile birebir ilgilenmeden ve yaşamın kendisine dokunmadan Meclis’in kasvetli koridorlarında, kulislerinde yürütülecek politikanın sonuç vermeyeceği kanaatindeyim.
Ayrıca seçim bölgem olan Şırnak’ta bildiğiniz üzere bir belediye başkanımız hariç neredeyse bütün seçilmişler cezaevinde. Sadece vekil olarak Hasip Kaplan arkadaşımız dışarıda kalmıştı. Şimdi bu boşluğu doldurmak için benim ve Selma (Irmak) arkadaşımın sorumluluğu daha da artıyor. Bu nedenle daha çok Botan’da, Kürdistan’da halkımızla birlikte olacağız.
Cezaevinden çıktıktan sonra ilgilendiğimiz önemli mevzulardan biri de hasta tutsaklar sorunu oldu. Defaatle belirttiğimiz ve bizler için bu süreçte pazarlık konusuna dahil edilmeyecek önemli sorunlardan biri; hasta tutsaklar meselesidir. 620 ağır hasta ve 202 kişinin ölüm sınırında olduğu hasta tutsakları hükümetin insafına terk etmemeliyiz. Bu konuda Kürt siyasal hareketi ve kurumları olarak yeteri kadar gayret göstermediğimizi üzülerek ifade etmek istiyorum.
Hasta tutsakların kaldığı koşulları daha iyi göstermek için bir örnek vermek istiyorum. Halil Güneş isminde 22 yıldır cezaevinde olan bir arkadaş var, onunla aynı odada kalıyordum. Bu arkadaşımız kemik kanseriydi ve müebbet hapis cezası almıştı. 1-2 ay önce ameliyat oldu ancak cezaevi koşulları nedeniyle enfeksiyon kaptı. Şu an yarası kapanmıyor ve o arkadaş her akşam ancak morfinle uyutulabiliyor. İşte eğer bu tablo vicdanlarımızı sızlatmıyorsa ve bizleri harekete geçirmiyorsa burada ciddi bir sorun var demektir.
Sürekli topu Adli Tıp Kurumu’na atan hükümete sormak istiyoruz. 17 Aralık operasyonunda işin ucu kendisine dokunduğu için binlerce polisi görevden aldı ve hakim ile savcıların yerlerini değiştirdi. Neden peki Adli Tıp Kurumu ile savcıların hasta tutsaklara ilişkin hukuksuz ve düşmanca yaklaşımlarına göz yumuyor? Hükümet artık bu vicdansızlığa ve insafsızlığa derhal son vermeli. Hasta tutsaklar ile ilgili sorunun kaynağı ve çözüm önerilerine ilişkin detaylı bir raporu Başbakan Yardımcısı Sayın Bülent Arınç’a ilettik. Tahliye edilen vekiller olarak cezaevindeki hak ihlalleri ve hasta tutsakların durumu öncelikli çalışma alanlarımız olacak.
Kürt Özgürlük Hareketi’ne ilk günden bu yana kucağını açan ve büyük bir özveri ile mücadele yürüten, bu uğurda nice değerli evladı toprağa düşen Botan halkı geçmişte olduğu gibi bugün de üzerine düşen sorumlulukları layıkı ile yerine getirdi. 90’lı yıllarda Botan halkının gerçekleştirdiği serhildanlar bizleri bugünlere taşıyan önemli bir kaldıraç olmuştur. Kürdistan’da yaşanan haksız uygulamalara karşı toplumsal muhalefetin en güçlü olduğu Şırnak, KCK operasyonlarından da en çok nasibini alan kent oldu. Ama yılmadı, direndi ve bu direnişi ile cezaevinde en büyük moral kaynağımız oldu. Ben sizlerin aracılığı ile acıyı bal, direnişi yol eyleyen değerli Botan halkının bütün fertlerine tek tek sevgilerimi ve hürmetlerimi yolluyorum.
* HDP Şirnêx Milletvekili
FAYSAL SARIYILDIZ*: Kazanan hakikat oldu