Sykes-Picot anlaşmasının değerlendirilecek tek yanı elbet Kürdistan’ın bölünmesi değil. Bu anlaşmanın belki de değerlendirilmesi gereken en önemli yanı, neredeyse bugün bile yaşanan tüm sorunların kaynağı olmasıdır.

Biliyoruz, anlaşma ağırlıkla iki kadim halkı etkiledi. Ancak şu da bir gerçek. Sonuçta Sykes-Picot Arapları farklı aidiyetlerle de olsa devlet sahibi yapmıştı. Kürtler ise bırakın devlet olmayı, tam aksine Arap, Fars ve Türk egemenliklerinin insafına terk edilmişti. Bu egemenliklerin tek korkusu da Kürtlerin ayaklanarak kendi devletlerini kurmalarıydı.

Kürtler bedeli ağır olsa da Arap, Fars ve Türk egemenliklerinin boyunduruğunu kırmayı çokça denedi. Bu boyunduruk, öncekileri saymazsak 1991 konjonktürüyle Irak’ta; 2011’den sonra ortaya çıkan durumla da Suriye’de kısmen kırıldı.

Sykes Picot sonrasında en güncel değişim Suriye’de yaşandığı için bu duruma Kürtler açısından biraz daha öznel bakmakta yarar var.

“Arap Baharı” adıyla bölgenin siyasal ve sosyal kimliğini değiştirmeye aday ayaklanmaların ilk durağı Tunus’tu. Tunus’tan bir yıl sonra, 2011’in başlarında bir gencin kendini yakmasıyla Suriye’de de “Arap Baharı”nın fitili ateşlendi. Babasının ölümünden sonra Suriye yönetimini devralan Beşar Esad, başlangıçta dış güçleri suçluyor, Suriye halkının düşmanların oyununa gelmeyeceğini anlatıyordu. Bu klasik yaklaşım bir yana ancak Esad’ın o dönem dikkat çektiği bir tespiti daha vardı. Esad, 2011 yılının son günlerine doğru Rusya televizyonuna verdiği mülakatta Suriye’nin Ortadoğu’nun fay hattı olduğuna dikkat çekerek; “Bu fay hattı kırıldığında bundan yalnız Suriye değil, tüm bölge olumsuz etkilenir” demişti.

Esad’ın tespitinin doğru olması haklı olduğu anlamına gelmez. Ancak bu durum Suriye’nin bölgenin fay hattı olduğu gerçeğini de değiştirmez. Suriye’nin, bölgenin fay hattı olmasının bir nedeni de kuşkusuz Sykes-Picot’tur.

Suriye’deki gelişimden kendi lehine sonuçlar çıkarmaya çalışan, bölgenin fay hattı olduğunu dikkate almadan adım atan ilk ülke Türkiye oldu. Kürtler arası dengeleri ve farklı siyasal yapıları gözönüne getirdiğimizde görüyoruz ki, ne yazık ki Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) de bu süreçte Türkiye ile geliştirdiği stratejik ilişkilerin kurbanı oldu. Her ikisinin de, yani Türkiye ve KDP’nin de bugün işe yaramadığı bariz bir biçimde anlaşılan yanlış hesapları, Esad’ın kısa sürede iktidardan gideceği ve uluslar arası güçlerle Suriye’nin yeniden dizayn edileceğiydi. Bunların hiçbiri Suriye halklarının, özellikle de Rojava Kürtlerinin kendi rotalarını çizebileceklerini ve etkili olabileceklerini düşünemedi.

Belli ki bu konuda Türkiye’yi tetikleyen en önemli mesele Kürt meselesiydi. KDP yönetimi ise başka hesaplarının yanı sıra Türkiye ile stratejik ilişkilerinin bir yansıması olarak “pastadan” pay alabileceği gibi bir yanlış hesabın peşine takıldı.

Türkiye, Sykes Picot’un çizdiği sınırların değişebileceği bir Suriye’de, gelmesi muhtemel yeni yönetimi daha işin başındayken kendi lehine garantiye almak istiyordu. Ancak KDP’nin öznel çıkarı esas alan, parçacı bakan yaklaşımı dışında tek bir nedeninin olmaması, bugün Kürtler arası ilişkileri de, Başûr ve Rojava’da güçlü, tanınır bir statüye doğru evrilmesi muhtemel kazanımları olumsuz etkileyecek riskleri de beraberinde getirmeye adaydır. Türkiye, adımlarını atarken Müslüman Kardeşler’den Suriye Ulusal Konseyi’ne ve Özgür Suriye Ordusu’na kadar tüm Suriyeli muhalifleri kıskaca almaya başladı. Bununla da kalmadı, Suriye muhalefetini örgütlemeye, silahlandırmaya, alabildiğine etkili bir destek sunmaya başladı. Her zorlandıkça da el Nusra’dan DAİŞ’e desteklemediği, yararlanmaya kalkmadığı örgüt neredeyse kalmadı. KDP ise bu konjonktürün sağladığı olanakları Kürt birliğinin güçlenmesi, statünün kalıcılaştırılmasına yönelik adımlara dönüştürmek yerine diplomasi masalarında değerlendirmeyi ve ENKS üzerinden pay istemeyi yeğledi.

KDP’nin bu yaklaşımları karşılık bulmadı. Bu gerçekleşmeyince de Sêmalka sınır kapısını kapatmadan, Rojava’ya ekonomik ambargo uygulamaya kadar bir dizi olumsuz kararın altına imza atıldı.

Türkiye ve KDP arasındaki ilişkilerin yansımalarının bugünlerde farklı biçimde sahaya yansıyabileceğine dair fikirler de dillendiriliyor. Bu fikirler arasında Rojava peşmergelerinin Türkiye’nin desteğiyle güçlendirilecek Özgür Suriye Ordusu’nun bir parçası olabileceği ve Cerablus, Azez ve Marê hattında operasyonel güç olarak yer alabileceği konuşuluyor.

Biliyoruz ki Irak ve Suriye’de Kürtlerin giderek daha fazla destek bulan statüsel konumlarının güçlenmesi, Kürtlerin karşı karşıya gelmesi ya da farklı merkezlerin etkisinde bağımlı siyaset yapmaları ile değil, Kürtlerin kendi iç birliklerini güçlendirmeleri ile mümkün olur. Bu konuda ise yalnız sorunun direk tarafı olanlara değil, Kürtlerin tüm siyasal güçlerine önemli sorumluluklar düşüyor.

Özetleyerek aktardığımız Suriye’deki bu gelişmeler, aynı dönemde Irak’ta yaşananlar hiç kuşku yok ki Sykes Picot’un da yeniden masaya yatırılmasını beraberinde getirmiştir. Kürdistan’ın güneyinde tartışılan bağımsızlık, Suriye’nin kuzeyinde ve Rojava’da yaşama geçirilmeye çalışılan federasyon masada duran seçeneklerin en belirgin yanıdır. Buna Kürdistan’ın diğer parçalarındaki kazanımların eklenmemesi ve bu kazanımların kalıcı bir statüye dönüşmemesi için de bir neden yok. Bunu sağlayacak olan da dış güçler değil, Kürtlerin kendi iç birliklerini güçlendirecekleri etkili yapılardır.