Durmanın, seyretmenin ve sessizliğin çok ayıp olduğu yıllar.

Kürt, Kürdistan fikirleri ilk kez bu kadar yaygın ve korkusuzca tartışılıyor.
Üniversite kampüslerinde, öğrenci yurtlarında küçük öğrenci grupları bir araya geliyor, ülkenin hallerini, toplumun geleceğini tartışıyor. Bir an önce çitlerin öte tarafına atlayarak kırlara, dağlara doğru özgürce koşmanın bekleyişi içindeki deli tayların sabırsızlığı...
Ya da binlerce hayatın kendini anlatmaya olan susuzluğu.
Genç delikanlılar, genç kızlar bugünden daha çok geleceği konuşuyor. Kürdistan dağlarındaki gerilla mücadelesi sarıp sarmalamış tüm gençliği. Grup grup dağların yolunu tutanlar, sırasını bekleyenler, hazırlık yapanlar, vedalaşanlar…
Neyin yolunda gittiği belli olmayan bu dünyanın dönüşüne takoz koyanlar neslinin, şehirlere, yerleşik hayata, üniversitelere, fabrikalara elveda zamanı…
Yeni ve daha güzel bir hayat için…
Marifet iktidar sahiplerinin düzeninde, herhangi bir şekilde yaşayıp gitmek olmadığı için, bu fırtına, bu kasırga onlar için doğal.
Gidecekleri yer, başlayacakları yeni hayat, karşılaşacakları zorluklar umurlarında değil. Çünkü amaç çok açık ve net: Kürdistan’ın ve Kürt halkının özgürleşmesi, mücadeleyle birlikte hakikatin gelişmesi.
Hakikat özgürlük demek. Özgürlük ise mücadele edilerek toprağın derinlerinden çıkarılan elmas. Ya da vurgun yemeden denizin yüzlerce metre dibinden çıkarılan istiridyenin içindeki inci…
Bu zorlu yolculukta cesaret ve kararlılık tek başına yetmiyor. Ezilenlerin ve güçsüzlerin safında yer almak kadar, onları güçlü olduklarına inandırarak savaşa hazırlamak asıl marifet.
   Zeynep de Alîşêr de bu işin erbabı.
Bu iki genç devrimci, isyancı bir kuşağın en seçkin temsilcisi olarak katıldılar bu uzun yürüyüşe. Kürdistan’da kötülüğün meşrulaşmasına karşı savaşmayı gerekli gören, cüretkar bir kuşağın cesur savaşçıları olarak, arkada kalmayı değil, en önde olmayı seçtiler.
Gurbetelli Şeyh Sait İsyanı’nın merkezi Palu’dan, Yücel de Koçgirî İsyanı’nın ocaklarından Zara'dandır. Bu benzerlik sonra Mahsum Korkmaz Akademisi’nde, cezaevinde, Özgür Gündem’de, Güney Kürdistan dağlarında birçok kez kesişecek ve esaslı bir yol arkadaşlığına dönüşecektir.
Bu kesişmeler büyük bir tesadüfün sonucu ya da hayatın bir cilvesi mi?
Hayır. Aykırı insanların hayatları dünyanın her yanında böyledir zaten. Onlar herkesin yaşadığı sıradan bir hayatı yaşamayı utanç sayarlar. Çünkü onların kimlikleri, eylem ve mücadeleden ibarettir. Başka hayatları yoktur onların. Onlar itirazın, isyanın, direnişin ve yeni bir hayat kurmanın savaşçılarıdır çünkü.
Troçki, "En değerli devrimci, devrim yerine başka bir şey seçme şansı olup yine de devrimi seçendir" demiş. Zeynep ve Alîşêr’in mücadeleleri ve yol arkadaşlığı da bu seçimde yatıyor.
Onlar bizim Çolak, bizim Gurbet…
Gurbetelli’nin ismi babasının hatırası.
   Gurbetelli’nin babası çalışmak üzere Almanya’ya göçmüş. Doğduğunda da uzaktaki babasının hatırasına bu isim verilmiş ona. Ama çocukluğundan itibaren ismiyle büyük bir uyumsuzluk yaşayan bir kız çocuğudur o. Çünkü o "gurbet"ten daha çok "vatan"la ilgili. Kürt Halk Önderi Öcalan, 1995 yılının sıcak bir yaz gününde Gurbetelli ile sohbetinde, bu derin reddin farkına varıyor; "sen artık gurbetelli değil vatanellisin" diyor.
Gurbetelli’ye vatanellilik yakışıyordu zaten.
Gurbetelli’nin günlükleri, ilk kez farkına vardığı güzellikleri karşısında büyülendiği bu hayaller ve hakikatler "vatan"ına methiyeler ve güzellemelerle doludur. Gurbetelli, aydın bir kadın olarak gerçek özgürleşmenin de ülkede, dağlarda mümkün olabileceğine inanıyor. Çünkü sistemin uzağında, yükseklerde, erişilmez bir hayatın içinde olmanın, kadınlar için özgürlük konusunu daha derinliğine anlama ve yaşama olanağı yarattığını düşünüyor.
Gurbetelli’nin bir de sıcak yarası var. Kardeşi şehit Dr. Orhan Ersöz’ü (Doktor Agiri) erken yitirmenin acısı… Bu hasreti ve açığı kapatmanın yolunu bulmuş Gurbetelli. Kimseyle henüz paylaşmadığı düşüncelerini, çocuksu özlemlerini uzun uzadıya kardeşi Orhan’a yazıyor.
Bizim Çolak.
Samimi ve yakın arkadaşları, Yücel Halis’in kendisine uygun bulduğu "Alîşêr" isminin yanında üçüncü bir ismi de uygun görmüşlerdi: "Bizim Çolak".
Çünkü Alîşêr kalemi de kaşığı da sol eli ile tutuyor, futbol topuna sol ayağı ile vuruyor. İliklerine kadar hakiki bir solaktı o. Yaşamı boyunca da sol düşünen, hep soldan yürüyen, sol yaşayan bir sosyalistin solak olması ne güzel bir tesadüf!
Ahh!...Bizim Çolak’ın bir de gülümsemesi.
Müslüm Yücel geçen yıl, O’nun için Yeni Özgür Politika’da çok güzel bir yazı yazmıştı. "Elma Yüzlü Adam" diye.
Oysa günebakan çiçeğine daha çok benziyor Alîşêr.
Tartışırken, düşünceliyken, okurken, yazarken, uyurken de hep gülümseyen bir adam.
Geçen yıl kızkardeşi Nazmiye, Alîşêr’in çocukluk ve gençlik fotoğraflarını göstermişti. Onlarca resim. Bir kaç kez dikkatlice baktım. Gülümsemeyen bir tek fotoğrafı yok Alîşêr’in.
Çünkü Alîşêr’in kendisine sakladığı bir tek gülücüğü yoktu ki. Hepsi bizim için…
Gülümsemek O'nun için bir ev ödevidir zaten. Yaşamı yüreğinin derininde hisseden devrimciler işte böyle hep Yücel gibi gülümser.
Sonra bir anısını anlattı Nazmiye.
Alîşêr cezaevinden yeni çıkmış, uzun bir aradan sonra ilk kez görüşecekler.
Yer Özgür Halk bürosu. Nazmiye’nin niyeti sevgili ağabeyine iyi bir lokantada zengin bir ziyafet vermek. Yemek teklifi yapıyor ona.
"Özgür Halk’ta çok güzel yemekler yapılıyor, lokantada öyle yapamazlar, bizim kurumun yemeği nefistir, onu yiyeceğiz" diyor Alîşêr. Sonrasını anlatıyor Nazmiye, "etsiz, sulu, salçalı patates yemeğiydi. Öyle mutlu öyle iştahla yiyordu ki, onu seyretmeye doyamadım. Lokantada yesek eminim böyle iştahlı ve keyifli bir yemek olmayacaktı."
Bu kez Gurbetelli ile birlikte, dağda biz yemek yiyoruz. Yıl 1995 olmalı. Yemeğin yanında içecek olarak tuzlu sumak var. Gurbetelli sumak suyunu yudumladıkça cam bardağı kaldırıp kaldırıp bakıyor. Yüzünde bir keyif bir gülümseme ki sormayın.
"Ne kadar güzel bir renk. Devrimimizin gerçekleştiği gün, kutlamalara bu renk bir elbise giyerek katılacağım" diyor.
Özgürlük için hayatını ortaya koymuş devrimci bir kadının, devrimden sonraki en büyük hayali bu işte! Saf, temiz ve çocukça bir istek: "Sumak rengi bir elbise" ile özgürlük kutlamalarına katılabilmek…
Zeynep ve Alîşêr olmak zor ama yine de, "keşke iki türlü insan olmasaydı" diye hayıflanıyor insan.
"Bizim zahmetli devrimcilik mesleğimizde ölüm çok sık yaşanan bir kazadır" der Che Guevara.
Onlar için kaza ve kazaya uğrama ihtimali ne zaman mesele oldu ki?
Asıl mesele kazanmak, kaybetmek, hayatta kalmak veya ölmek de değildi. Asıl mesele cesurca bu büyük "olay"a dahil olmak, kendileri için hiçbir şey istemeden, kusursuz bir şekilde mücadele ederek geride kalanlara güzel bir hayat bırakmaktı.
Düşlerle geçmiş bir hayattı onlarınkisi.
Büyük bölümü gerçekleşmiş, kalanı gerçekleşmesi kabil düşler…
Işıklar gökyüzünden yeryüzüne yağar ama bazen kimi ışıklar yeryüzünden gökyüzüne çıkar.
Yücel ve Gurbetelli gibi…