
“Ulusal Meclis için ileri” sloganıyla 1 Ağustos 1992’de Almanya’nın Bonn kentinde düzenlenen ilk festivalden bu yana 23 yıl geçti. Bu çeyrek asırda festivaller, yüz binlerce Kürdistanlıya ve dostlarına ev sahipliği yaptı; hem diasporadaki Kürt toplumsallığının diri kalması hem de Kürt ulusal kimliğinin, taleplerinin görünür olmasında önemli katkı sağladı.
Kürdistanlıların yirmi üçüncü festival buluşmasının adresi, Almanya’nın Düsseldorf kentiydi. Azala çoğala yağan yağmura rağmen Ren Nehri kıyısını dolduran on binlerce Kürdistanlı, ülkelerinde süren kıran kırana direnişe güçlü bir selam gönderdi.
Son iki yıldır Kürtlerin reflekslerine damga vuran gelişme, Rojava Devrimi oldu. Devrim, mücadele tarihi açısından bir milat olarak tanımlanabilir. Diasporadaki Kürdistanlılar için de geçerli bu. Geçen yılki festivalin de temel gündemi, Rojava Devrimi ve Kobanê Direnişi’ydi. Destanın yazıcılarının ruhu, festival alanında geziniyordu. Bu yılki festivale, Kuzey Kürdistan’da yeni bir boyut kazanan direnişin ruhu da eklendi. Belki ülke, eskiden mağduriyetlerle örülüydü Kürt’ün kalbinde ve zihninde... Şimdiyse devrim, seçim zaferi, özyönetim ilanları iç içe geçti; mahkum edilmek istendiği çamur deryasının ortasında, bükülemeyeceği düşman dahil herkesçe bilinen bir bilek üzerinde zafer işareti... Herkes gururla bakıyor birbirine. Bu destanın ortaklarından biri olmanın haklı gururuyla...
Festivalin ruhuna hakim olan da bu gurur, bu coşku kuşkusuz. Başka bir halkı belki de mütevekkil bir boyun eğişe sürükleyecek kadar derin istibdata rağmen Kürt halkı, kesk û sor û zer’e bezenmiş, zafer işaretleriyle haykırıyor işte Ren Nehri kıyısında: Faşizme geçit vermeyeceğiz!
Newaya Jin’in tişörtleri
Kürt kadınları, “bitmeyen romanın” en önemli kahramanına dönüştü. Festivale renklerini çalmadan dururlar mıydı hiç? Alanın her yanında da halkını, kültürünü, direnişini giyinmiş Kürt kadınları vardı. Fakat bir stant, özellikle ilgi çekiyordu.
Diasporadaki Kürdistanlı kadınların sesi Newaya Jin gazetesi, tişörtler bastırmıştı. Kiminde “Öz savunma haktır” yazıyor, kiminde Rojavalı bir kadın savaşçının sureti... Festivalin en güzel stantlarından biri olduğu kuşkusuz. Festival yoğunluğu içinde tişörtlerden mahrum kalan varsa, gazeteye ulaşıp temin etmekte ısrarcı olabilir.
Îdî Ana yine oradaydı
Îdî Ana ile geçen festivalde de karşılaşmış, fotoğrafını çekmiştim. Kendi elleriyle yaptığı kesk û sor û zer atkıları Rojava’yla dayanışmak için satıyordu. Bu festivalde de aynı atkılarla yerini almıştı Îdî Ana. Yine zafer işaretiyle, yine halkı için... İlerleyen yaşına aldırmadan... Yağmura, çamura, soğuğa da aldırmadan... Îdî Ana gibi kahramanlar, bıkıp usanmadan, yorulmadan, ekmeğinden eksiltip bölüşmeyi sürdürürken, işte bu ruh hakimken Kürt’ün festivalinden direnişine dek her yerde, kim engelleyebilir ki o büyük özgürlüğü?
HDP coşkusu
Festivalin en önemli anlarından biri, HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın konuşmasıydı. Coşkuyu tarif etmek imkansız. Kuşkusuz ki bu coşkuyu, Demirtaş’ın şahsıyla değerlendirmek eksik kalır. On binlerce insanı sahneye kilitleyen, yüzlerine coşkun ve umutlu bir gülümseme takan, HDP projesinden başkası değil. Nitekim Demirtaş’ın ve diğer HDP’li milletvekillerinin ilan edilmesiyle birlikte sahne önüne doğru bir dalgalanma yaşandı. Stantların başında bekleyen insanlar da koşarak sahneye yaklaştı. Diasporalılar, bir özne olarak doğrudan katıldıkları, katkı sundukları 7 Haziran seçimlerinden sonra HDP’yi, eskiyi çok aşan bir biçimde sahiplendiklerini bir kez daha kanıtladı.
Fakat burada küçük bir eleştiri, galiba zorunluluk... Demirtaş’ın geldiği sıralarda sahne arkasında öyle bir izdiham yaşanıyor ki, güvenlik görevlilerinin ilan ettiği “sıkıyönetim” bile deva olamıyor. HDP Eşbaşkanı’nın etrafını saran yüzlerce kişinin “dokunmak, fotoğraf çekmek” için birbirini itip kakmasının, iş makinelerinin üzerine tırmanmasının, bariyerleri zorlamasının anlaşılabilir tarafı yok. Umarız kısa zamanda aşılır.
Ivana Hoffmann’ın annesi
Almanya’da katıldığım ilk festivalde, siyah tenli bir devrimci dikkatimi çekmişti. Atılım gazetesi ve bildiri dağıtıyor, bir yandan Kürdistan’da ve dünyada sürüp giden zulme ve direnişe ilişkin sloganlar atıyordu. Merak edip sordum, soruşturdum; adının Ivana olduğu dışında hiçbir şey öğrenemedim hakkında. Aynı yüz, bir gün karşıma, Rojava Devrimi için dövüşüp şehit düşen enternasyonalist savaşçı Avaşîn Tekoşîn Güneş olarak çıktı. Bir dahaki karşılaşmamız, ancak Duisburg’daki cenaze töreninde olabildi.
Bu yıl festival alanında gezinirken bir anda, Ivana Hoffmann’ın partisinin, MLKP’nin bayrağı ardında, Ivana’nın sureti işlenmiş bayraklarla yürüyüş yapan bir grupla karşılaştım. Ivana’nın annesi Michaela Hoffmann da grubun içindeki herhangi biri gibi, kızının sureti işlenmiş bayrak elinde bildiri dağıtıyordu.
Ivana’yla ilk defa bir festivalde karşılaşmıştım, bildiri dağıtıyordu. Şimdiyse annesi, Ivana’nın suretiyle birlikte çıkıyordu karşıma. Hemen yanına gittim, sohbet ettik.
Michaela Ana (Çevresindeki herkes ona, Almanca “anne” anlamına gelen “mama” diye sesleniyor), kızının emek verdiği federasyonun, Almanya Göçmen İşçiler Federasyonu’nun (AGİF) çalışmalarına el vermeye başlamış. Anlatıyor: “Kendimi artık karar vermiş hissediyorum. Ben de Ivana’nın mücadelesini sürdürmek istiyorum. O, mücadelesi için eylemlere giderdi, işte bu festivale gelirdi. Şimdi ben de onun izinden festivale geldim.”
Ivana’dan önce Rojava’yı hiç bilmediğini anlatıyor Micheala Ana. Şimdiyse Rojavalıların ve kızının “daha iyi bir dünya ve kadınların özgürlüğü için savaştığını”, emin ve başı dik söylüyor. Fakat yine de, kızıyla ilgili her konuşmada gözleri doluyor; “Nereye baksam onu görüyorum” diyor.
Genç katılımı
23. Festival’in dikkat çekici bir başka yanı, gençlerin yoğun katılımıydı. Önemli kısmı, diasporada doğup büyüyen gençler... Nitekim “uzun yürüyüşle” festivale ulaşan gençlerin çoğu da öyleydi. Uzağında büyüdükleri ülkelerine bu denli bağlı bir ruhla festivale katılmaları, oldukça değerli. Bu tablo, bir örgütlü güce ne yazık ki işaret etmiyor; fakat ciddi bir potansiyeli gösteriyor. Salt geleneksel yöntemlerle, söyleme ve eyleme biçimiyle bu potansiyeli örgütlemenin olanağı yok. Festivalde ve diğer etkinliklerde yoğunlaşan genç katılımı örgütlü bir mecraya yöneltmek ise boyun borcu.
Festival ruhuyla seçim
Ren Nehri kıyısındaki büyük coşku, açıkça ortaya koydu: Bir beklenti, 7 Haziran’la ilgili yoğunluğun ardından Avrupa’da 1 Kasım seçimleri için gerekli olan atmosferin yakalanamayabileceğini söylüyordu. Oysa festivaldeki coşku, “tekrar seçimin” de aynı ruhla, hatta daha fazlasıyla karşılanabileceğine, başarının aşılabileceğine işaret ediyor.
Festival, eksiği gediğiyle 23 yıllık misyonunu oynadı ve sona erdi. Şimdi aynı ruhla seçim çalışmalarını yükseltme, HDP projesini daha da yaygınlaştırma zamanı... Yükselen savaşa karşı barış bariyerini kuvvetlendirmenin en etkili yollarından biri de bu.
Üç eleştiri
Festival katılımcılarının ortaklaşan bazı eleştirilerini şöyle sıralayabiliriz:
* Her şeyden önce güvenlik: Tehditlerin bunca yoğun olduğu bir dönemde, üstelik aynı yoğunluktan dolayı sahne çevresinde ciddi güvenlik tedbirleri alınırken, alana üst araması olmaksızın girilebilmesi, ciddi bir eksiklikti.
* Hava durumuyla ilgili festival organizatörleri, hem de “meteoroloji kurumlarından bilgi almalarına rağmen”(!) yanıldı! Burada, dünyanın en politik halklarından biri söz konusuyken hiç rastlanmaması gereken bir yaklaşım sorunu olduğu açık. Zira festival öncesinde organizatörler, televizyon ekranlarından ısrarla yağmur yağmayacağını söyleyip duruyorlardı. Oysa hem katılım hem toplumsal güven açısından daha doğru olan, “işi Allah’a bırakmak” değil, festival alanını ve stantları yağmura göre düzenlemek olurdu.
* Festivalin stant organizasyonunda değişen hiçbir şey yoktu. Kürdistan’ın kültürel zenginliğini ve mücadele geleneğini hem Kürdistanlılara hem de diğer halklara güçlü bir içerikle sunma ehliyetine sahip stant, yok gibiydi. stantartların çok altında bir düzenle işleyen yemek stantları ise, bir-iki tanesi dışında, kebap ve dönerden ibaretti. Kürt mutfağını, folklorunu ve direnişini etkileyici bir sunumla, farklı dillerde, içeriklerde sunma hedefiyle hazırlanmış “bir çadır iki masayı” aşabilen stantlar, artık ihtiyaç değil zorunluluk.
OSMAN OÐUZ