
AKP sözcüleri sürekli devletin tüm kurumlarının koordineli çalıştığından söz ederler. Devlet kurumlarının belkemiğini aslında bu ekip oluşturuyor. Şimdi bu ekip Kürt halkına karşı Uludere’dekine benzer daha nice katliamlara gebe olan bir topyekûn savaş yürütüyor. AKP Hükümeti kendisinden beklentisi olanlar için bir sır olarak kalan ‘açılım’ söylemiyle geçirdiği zamanı bu savaşın hazırlıklarını tamamlamak için kullandı. Bu oyalama sürecinde devletin tüm kurumlarını ele geçirmeye çalıştı. Ele geçiremediklerini kendisini destekler konuma getirdi. ‘İmamın Ordusu’ olan polis teşkilatı zaten emrindeydi. Ele geçirdiği MİT’i muhaliflerinin soluk alıp verişini bile kontrol eden gizli kulağı yaptı. Orduyu ‘kimyasal’ lakaplı Necdet Özel’in komutasına verip kendine bağladı. Yargı sistemini CHP’nin tek parti iktidarında olduğundan daha uydu bir kuruma düşürdü. Cemaat medyada çoktan tekel kurmuştu. Medyanın geri kalanını hizaya getirip ‘ortak ses’e ya da sessizliğe katmakta da fazla zorlanmadı.
Bu hazırlıkların ardından seçimleri de kazanması AKP’nin saldırıya geçmesine yetti. Yeni ekip kendini selefinden daha avantajlı sayıyordu. O dönemde heron veya predatör yoktu. Savaş uçakları bu ölçüde yüksek teknik donanıma sahip değildi. Özel savaş yürütmekle görevli medya şimdiki kadar yaygın bir hal almamıştı. Artık heron veya predatörler ‘teröristler’i BBG Evi gibi gözetleyip işaretleyecek, savaş uçakları kalkıp hedefleri anında yerle bir edecekti. Tüm bunlar teknikle savaşmayı mümkün kılan araçlardı. Ordunun kayıpları bu teknik sayesinde sözüm ona asgariye indirileceği için Türk halkında savaşa karşı ciddi bir tepkinin oluşması beklenemezdi. Kürtlerin savaşa nasıl tepki verecekleri ise hiç önemli değildi. Kaldı ki, bu savaş zaten Kürtleri zulüm ve zorbalık karşısında tepki gösteremez noktaya getirmek için yürütülüyordu. Savaşın AKP tarafı insansızlaşmıştı. İnsan karşı cephedeydi, Kürt cephesindeydi. Topyekûn savaş bu İNSANLIK CEPHESİ‘ni çökertip bitirmeye endekslenmiştir.
Bir gerçeği ısrarla ve inatla sürekli haykırmak gerekiyor: Cumhuriyet Kürtler için hemen her zaman bir soykırım rejimi oldu. ‘Bilim ve bilgi çağı’nın sözüm ona aydınlanmış kafaları bu gerçeği reddedebilirler. Ancak 1937-38’de soykırıma uğratılan Dersim Kürtleri devletin yaptığı kırım ve kıyımla nereye varmak istediğini çok iyi biliyorlardı. Horlanan o Dersim’in ‘Beyaz Donluları’, “Direniş kırılırsa sonumuz Ermenilerin sonu gibi olur” diyorlardı. Direniş kırıldı ve söyledikleri bir bir gerçekleşti. ‘Cumhuriyet yasalarının hakim kılınması’ denilen şey Kurmanc kimliği ve kültürünün bitmesi demekti. Nitekim jenositin ardından çok daha tehlikeli bir soykırım türü olan etnosit gelecek, bu da Kürtlerin kimlik ve kültür olarak tarihten silinmesini ifade edecek, Kürt halkı artık kültürel soykırım kıskacına alınacaktı. Bugün Kürtler hala aynı kıskaçta tutuluyor. Topyekûn savaşla pekiştirilen kültürel soykırım hızından hiçbir şey kaybetmeden, hatta daha büyük bir ivme kazandırılmış olarak hükmünü icra ediyor.
Cumhuriyet tarihinde Kürt isyanları diye adlandırılan bütün kıyım pratiklerine bakıldığında bir gerçek açıkça görülecektir: Her kıyım ve kırım gerçekte bir sivil kıyım ve kırımı olmuştur. Elinde silah olanlardan imha edilenler silahsız sivillere oranla çok daha azdır. Kendi kimliği ve kültürüyle yaşamak isteyenlere gözdağı verip direnme istemlerini kırmak için masum köylüler tamamen bilinçli ve planlı bir biçimde kitlesel olarak katledilmişlerdir. Özellikle çocuklar, kadınlar ve yaşlıların katledilmeleri önceden tartışılıp karara bağlanan bir plan çerçevesinde gerçekleşmiştir. Böylece ‘Türklük dehşeti’ ya da devletin kudretli elinin nelere kadir olduğu herkese gösterilmek istenmiştir. Masum insanlara bile bu denli merhametsiz davranan bir devletin direnme yolunu seçenlere neler yapabileceği herkesin anlayacağı bir dille anlatılmıştır. Öyle bir cezalandırma şekline başvur ki, üzerinden bin yıl da geçse, geride kalanlar bir daha direnmeyi aklından geçirmesin! Şimdi de uygulanan yöntem işte budur.
Erdoğan, Arınç ve Atalay da aynı yolda ilerlediklerini itiraf ettiler. Kullandıkları “olayda kasıt yoktur” cümlesi kızgın saca değen kar tanesinin anında erimesi gibi Uludere katliamına sahip çıkan konuşmaları içinde eriyip gitti. Üstelik Erdoğan katliamı yapan orduya teşekkür etti ve hassasiyetinden dolayı kutladı. Vicdanını satmamış biri, bu kutlamanın ordunun veya polisin benzer katliamları için çıkarılmış bir izin belgesi ya da bir tür tezkere olduğunu anlamakta zorlanmaz. Hangi izansız ve vicdansız bu kutlamadan sonra Uludere katliamında bir kasıt bulunmadığını iddia edebilir? Katliam kesinlikle tasarlanarak yapılmıştır. Çok sayıda sivil toplum örgütü temsilcisinden oluşan heyetin inceleme sonuçları da bunun bilinçli bir katliam olduğunu doğruluyor. Bu durumda Erdoğan ve yandaşlarının ‘kasıt yoktur’ iddiası, sağanak yağmur altındaki insanları havanın günlük güneşlik olduğuna inandırma çabası kadar anlamsızdır. Yandaşları belki kendisine inanabilir, ama Kürtler inanmıyor.
Ancak iş umulduğu gibi yürümedi. Kürt direnişi Uludere katliamının faili AKP devletini suçüstü yakaladı. Sivil katliamların işaret fişeğini ateşleyip Kürt baharlaşmasını karakışa çevirmek isteyen Erdoğan, arzusu hilafına, Kürt direnişinin ateşini daha da gürleştiren bir körükçü durumuna düştü. Yandaş medya gerillanın telsiz konuşmalarına dayandırsa da, kurduğu cümle aslında AKP’nin ruh halini dışa vuruyor: Uludere katliamı Kürt halkını gerillanın beş karakol baskınından daha fazla motive etmiştir. Yine Başbakanın her konuşması, her hiddetlenip celallenmesi, her davranışı, her mimik hareketi Kürtler üzerinde birkaç karakol baskını kadar etkide bulunmuştur. Onun her aşağılaması Kürt insanını biraz daha yücelmeye davet ediyor, her hakareti onuruna biraz daha sahip çıkmaya yöneltiyor, her kibirlenişi biraz daha öfkeye gark ediyor, her üstünlük taslaması mücadeleye daha büyük bir coşkuyla sarılmaya götürüyor. Erdoğan ve devletinin vuruşları adeta demircinin ham demiri dövmesini andırıyor. Ağırlığı bağlı olarak her darbe ham demiri biraz daha çelikleştiriyor ve çelik iradeli bir halk gerçeğini ortaya çıkarıyor.
Bir halkı öldürmenin en vahşi yöntemi onu dilsiz, kimliksiz, kültürsüz ve yönetimsiz bırakmaktır. AKP Hükümeti kendisinden önceki tüm hükümetlerin yaptığını yapıyor, onların eksik bıraktığını tamamlamaya çalışıyor. Bunun karşısında Kürt halkı ulus olarak soyunu sürdürmeyi bir hayvan misali üreme derekesine düşürmek isteyen bu soykırımcı mantığı artık çok iyi tanıyor. Hayvanlaştırmadan daha beter öldürme biçimi icat edilmiş midir? Bu halk ülkesinin tüm vadilerinin cesetleriyle dolup taşmasına razı olabilir, ancak bu hayvanlaştırmayı kesinlikle kabul etmiyor. Sayın Kışanak’ın da ifade ettiği gibi, ölümden öte köy var mı? Hangi çağda yaşıyoruz? Uludere’dekine benzer katliamlarla soykırım projesine sonuç aldırmak o kadar kolay mıdır? Kürt halkı yeni Dersim Kanunlarını hayata geçirmenize izin verir mi sanıyorsunuz? ‘Gavur İmam’ın maskesi de düştü. İblis suratı açığa çıkan ve CIA’nin sözcüsü gibi davranan Feto Efendi de artık AKP’yi kurtaramaz.