"Ben ya bir başlangıç  ya da bir sonum."

Fetumê'nin küçük burnu yine soğuktan pembeleşmişti. Evlerinin birçok yeri delik deşikti. Aslında burası onların evi değildi. Burası yabandı ama savrulup buraya tutunmuşlardı. Dizinde sallayıp uyuttuğu kardeşinin ikide bir sıçrayıp uykudan uyanmasına ve biraz ağladıktan sonra tekrar uyumasına kızsa da her seferinde ağzına şekerli su damlatıp çocuğu kandırmak, onu bir zafer kazanmış kadar sevindiriyordu. Sevinmek dediysek öyle kalıcı bir sevinç değildi, bir rüzgar esimi kadar hızla gelip geçen bir sevinç. Fetumê her yalnız kaldığında ve saatlerce annesini beklediğinde ağlamaklı oluyor, inatla genzine akan acımtırak sıvı gözlerine hücum edecekken o sıvıya bir yol bulup içine akıtıyordu. Karnına sancılar saplanıp kıvranıyor, açlıktan sanıp kardeşini kandırdığı şerbetten kendisi de içiyordu. Ama sancıları durmuyor, içinden bir şey sökülmek ister gibi oluyordu.

Fetumê, büyümenin de bir sancısı olduğunu henüz bilmiyordu. Hele büyüdükçe sancının da büyüdüğünü hiç bilmiyordu. Sancılarını unutmak için Halep'te olan zamanlarını düşündü. Okul yolunda hırsla ısırdığı felafel dürümlerini anımsadı, “Sahi niye burada felafel yapmıyorlar, kesin yapmayı bilmiyorlar” diye geçirdi içinden.

Birazdan kapı gıcırdayarak açıldı. Annesinin kapıyı nasıl açtığını artık ezberlemişti, annesi eve hep bir hırsız gibi girerdi. Ve her geldiğinde saçı başı dağınık, bazen de yüzünde yaralar olurdu. İçeri giren anne Fetumê'yi uyanık görünce başını önüne eğip arkasını dönerek koynundan çıkardığı paraları mutfak olarak kullandıkları yere götürüp bir sürü ses çıkararak eli boş döndü. Kenara koyduğu somun ekmekten biraz koparıp Fetumê'ye uzattı. Çocuğu Fetumê'nin dizinden kaldırarak, "Ekmeğini ye ve uyu" dedi zor anlaşılır bir sesle. Fetumê artık annesinden korkuyordu, değişmişti annesi, karnının ağrıdığını da asla söylemeyecekti ona. İçindeki o ağlamaklı isyan, "Biz niye buradayız, niye bu kadın benim annem, neden babamdan haber yok" diye haykırıyordu ama bu isyanını bile susturabiliyordu. Yavaş yavaş uzun zamandır konuşmayan annesine benziyordu Fetumê. Ama sorsan annesine benzemek istemediği her halinden belliydi. Uzun zamandır annesini sevmediğini düşünüyordu. Annesi artık gözlerine bakmıyor, eve getirdiği ekmekten bir parça kesip ona veriyor, getirdiği paraları saklıyor, konuşurken bile yüzünü çeviriyordu.

Fetumê sadece savaştan kaçarak buraya geldiğini, babasının savaşa gidip gelmediğini, annesinin onu eskisi gibi sevmediğini biliyordu ve kahroluyordu. Bunların hepsi ona fazlaydı, keder ve kader dağıtılırken payına çok düştüğünü düşünüp Allah'a isyan edecekken içine bir korku girerdi. Daha kötü olmasın diye şükür ederdi. Evet, Fetumê'nin bildikleri bu kadardı. İnsan bildiği kadar acı hisseder. Bilmediklerinin yasını tutamaz insan. Suriye'nin yıllardır çektiği acının gerçek sorumlularını henüz bilmiyordu.

Komşusunun evini ateşe verip sonra itfaiye sesi çıkararak ateşin yanına bir kurtarıcı havasıyla gelen Türkiye'nin, ateşe su yerine benzin döktüğünü henüz bilmiyordu. Babasının kimin için savaşıp kimin için öldüğünü bilmiyordu. Annesinin onları kurtarmak ve buralardan gitmek için bedenini satarak para biriktirdiğini bilmiyordu. Bilmesin yavrucağım, zira bilmek zehirdir. "Sizi bir mikroptan, hızlı, çok daha hızlı bir şekilde öldürecek şey, kederli bir ruhtur." Bunca kederi taşıyamaz yavrucağım, bilmesin...

Bir gün annesi eve hızla girip dudağı soğuktan morarmış kardeşini kucağına alıp, Fetumê'nin ellerinden tutup dışarı fırladı. Yanlarına alacak şeyleri yoktu, uzun zamandı ülkesiz, kimsesizdiler. Ülkesiz olmak eli, kalbi, gözleri boş olmaktı. Büyük adamların gözünde etinden, sütünden faydalanılan mültecilerin önce kalbi boşalıyor. Ve bu oyuk kalp iflah olmuyor. “Göçmen yer değiştirmez, yeryüzündeki yerini yitirir. Vatanından olmuştur ama yeni bir vatan da bulamamıştır. Bir kez mülteci olan, sonsuza dek mültecidir. Kaybettiği yuvasına giden yollar kesilmiştir, yaşadığı araftan çıkan bütün yollar cehenneme gider." Fetumê böyle bir yoldaydı işte. Eli buz gibi, ama içinde cehennem vardı. Hava bile ciğerine batıyordu.

Bir süre yürüdüler sonra bir su kenarına gittiler. Annesi bir adama para verdi, apar topar bir bota bindirildiler. Her şey çok hızlıydı. Fetumê nefes nefeseydi ama belki iyi olur umudu vardı. İyi olmasa annesi onları böyle apar topar getirmezdi. Sonsuz suyun soğuğu yüzüne vuruyordu ve dünyada bu kadar su olduğunu bilmiyordu. Çöl insanıydı Fetumê. Birkaç hırçın dalgadan sonra sanki göğsünün ortasına bir cisim çarptı ve alabora olan bottan suyun içine düştü. Son duyduğu ses, annesinin "Fetumê" diye çığlık atan sesiydi. Kumların üstünde gözlerini açtığında yapayalnızdı. Bir Fetumê vardı, bir de kimsesizlik...

Dünyanın zebanileri; dilerim Fetumê'yi yakan ateş sizi de yakar. Ciğerine batan hava sizin de ciğerinizi söker, sevdiklerini koynuna alan toprak sizi de alır. Dilerim ki yaşattıklarınızı yaşamadan ölmeyin ve dilerim ki ölüm bile sizden iğrensin...