Unutmayanlara söz yok, hafıza kaybı yaşayanların hafızaları tazelenmiş olsa gerek. Yıl 1974, 11 Aralık. Dönemin bol tirajlı gazeteleri şöyle manşet atmıştı: „Kaçakçılarla jandarmalar çatıştı: 20 ölü.“ Gerçekte ise, çatışma falan yoktu. Görgü tanıklarının anlatımlarına dayanan yerel kaynakları vahşetin boyutunu büyütüyordu. Kaçakçı köylüler yakalanıyor, mayın tarlasına sürülüyor ve arkadan taranıyor...
O yıllarda PKK diye bir örgüt, dağlarda silahlı gerillalar yoktu. Devletin „terör bahanesi“ de. Yani bu olay Strasbourg’un bir köyünden Almanya’nın sınır kasabası Kehl’e kaçak içki veya sigara getirmeye giden Alsace köylülerinin Fransız askerleri tarafından taranması gibi bir şeydir. Veya Bilbao yakınlarından Fransa’nın sınır şehrine alış-verişe giden 35 Bask köylüsünün dönüşte İspanya Devleti tarafından kurşunlanarak öldürülmesi gibi. Ama geçelim... Neyi neyle kıyaslıyoruz?
Viranşehir’de öldürülen bazılarının yakınlarıyla İstanbul’da Diyarbakır öğrenci Yurdunda birlikte kalıyordum. O dönem Diyarbakır Yüksek Öğrenim Kültür Derneği Başkanıydım. İstanbul gazetelerini tek tek dolaşarak bilgilendirdikten sonra olayı protesto etmek için Viranşehir’e gitmeye karar verdik. Organizasyon için kurduğumuz komitede değişik örgütlerden, farklı politik görüşlerden arkadaşlar vardı: Hikmet Bozçalı, Mehmet Vural, Mahmut Çıkman, Eşref Tarhan, Aziz Kaya, Rafet Şahin, Sait Güven ilk hatırladıklarım.
İstanbul’daki son hazırlık toplantısını yurdun kantininde herkese açık olarak yaptık. Mitingde İstanbul’dan gidenler adına kimin konuşacağı gündeme geldiğinde çoğunluk „dernek başkanı“ sıfatıyla beni işaret ederken bir arkadaş „.. Orada Kürdistan’ın şartları tahlil edilecek, sosyal şovenler konuşamaz!..“ diye itiraz etti. Ki, Kürtçe bilmeyen o arkadaşa ben de sair zamanlarda „şehir çocuğu“ der takılırdım. Şehirli olmak alay konusuymuş gibi.. Neyse, bunlar dönemin „sol çocukluk hastalığı“ydı. İşin özü şuydu: Bazı arkadaşlar İstanbul’daki Kürt gençleri adına benim bilinen TKP’li kimliğimle Kürdistan’da konuşma yapmamı istemiyorlardı.
Nitekim tartışma uzadı, bir karar alınamadan iki otobüsle yola çıktık. Urfa toprağına girdiğimizde bizimle aynı istikamette seyir halindeki onlarca askeri tank ve asker dolu cemseler durumun gerginliğini yeterince anlatıyordu.
Şehrin girişinde Ankara’dan, Diyarbakır’dan gelenlerle karşılaştık. Ali Taşer, İbrahim Güçlü gibi tanıdıklarım, Mithat Mut, Cemil İnci gibi yakın arkadaşlarım vardı.  Pankartların yazıldığı, irtibatı bürosu gibi kullanılan bir mekanda son kez durum değerlendirmesi yapıldı. Bizden bir gün önce Viranşehir’e giden Mahmut Çıkman -içinde yer aldığı- Yerel Komite’nin kararlarını herkese duyurdu ve İstanbul’dan gidenler adına benim konuşmama karar verildi.
O gün Viranşehir halkı bizi bağrına bastı. Üçer-beşer, evlere yerleştik. Biz Özsökmenler’in evinde kaldık. Bir evin geniş avlusunda çevre köylerden gelenlerle  sohbet ettik.
Miting günü gök delinmiş gibi yağıyordu. Şehrin bütün giriş-çıkışları tutulmuştu. Traktörlerle, atlarla, yürüyerek çevre köylerden gelenlerin Viranşehir’e girişleri engelleniyordu. Şehrin bütün dükkan, lokanta, kahve, fırın gibi yerleri güvenlik güçlerince kapatılmıştı. Kimi işyeri sahipleri protesto amacıyla kendileri kapatmıştı. Bir gün önceden veya gecenin karanlığında gelen kadın-erkek, yaşlı-genç binlerce insan duvar diplerinde duruyor, caddelerde yürüyor, marşlar söylüyor, sloganlar atıyordu. Güvenlik güçleri halka hakaret ediyor, bize sataşıyordu. Her an büyük bir olayın çıkması an meselesiydi.
Miting için istediğimiz yer verilmemiş, yağmur sularının doldurduğu balçık-çamur deryası bir alan gösterilmişti. Alanın çevresine askeri birlikler, tanklar mevzilenmişti, helikopterler alçaktan uçuş yapıyor, yukarıdan „... kanunlara karşı gelenler, yasaklanmış slogan atanlar, Kürtçe konuşanlar en sert şekilde cezalandırılacaktır.!..“ türünden tehditkar bildirileri atılıyordu.
Mitingde en son konuşmacıydım. Kürsü niyetine kurulan platforma çıktığımda helikopter başıma değecek kadar alçalıp yükseliyordu. Ancak o an kulağımda pervane sesi değil, misafir kaldığım evdeki köylünün sesi çınlıyordu. „.. Sizden recam kim konuşacaksa Kürtçe konuşsun. Gelenlerin çoği Türkçe bilmiyor. Kadınlar hêç bilmiyor. Bizim derdimizi bizim dilimizle anlatın. Hele biz insanmıyız, hayvanmıyız anlayağ!...“
Şöyle bir miting alanına baktım; hayatımda ilk defa bu kadar çok Kürt kadınını bir arada görüyordum. Beyaz, mor, eflatuni tülbentleriyle, ağızları var dilleri yasak, Şivan’a durmuş halleriyle... „Hawaaar!... Hawaaar!... Tilililili!.. „ zılgıtları arasında o kürsüde onlara, elbette ki anadilleriyle seslenecektim. Devletin yasağını bilerek, kendi komitemizin kararını istemeden çiğneyerek. Bizim cephenin „Kürdistan’da Kürtçe konuşulacaksa, ancak biz konuşuruz“ havasındaki „ileri gelenleri“ tepki gösterirken, „resmi“ler kürsüye yürüyerek gözaltına almak istediler. Çevremde duvar ören miting görevlileri, ellerime, boynuma ağlayarak sarılan hiç tanımadığım Viranşehirliler beni o hengameden alarak bir evin avlusuna attılar. O gün Miting Tertip Komitesi sorumlusu Mahmut Çakman gözaltına alındı.
Viranşehir Mitingi, TKP’nin yarım yüzyılı aşkın tarihinde bir mensubunun Kürtçe konuşma yaptığı bir ilktir. Bu benim için çok özel ve değerli olsa da Viranşehir olayı ve mitingi Kürtler açısından daha büyük anlamlarla yüklüdür. Kürtler ilk defa Viranşehir’de „kaçakçı“ ölülerine sahiplenmiştir.
Tam da bu satırları yazarken gözlerimin önünden film şeridi geçiyor. Çocukluğumdan kalma -Kilis’te, Nusaybin’de, Siverek’te mayın tarlalarında vurulmuş, kanı toza-toprağa bulanmış, üstüne sinekler, arılar konmuş insanların yerde yatan cenazeleri... Başlarında karakol komutanları, yanlarında jandarmalar ve tek sıra halinde dizilmiş, süngü ucuyla dürtülerek ileri çıkarılan yöresel giysileri içinde Kürt köylüleri... Anadillerine özensizce uyarlanan kırık Türkçeleriyle „tanimirem“, „bilmirem“ diyen, korkudan evladına, kardeşine, komşusuna sahiplenemeyen, acıdan yürekleri dağlanan Kürt köylüleri...
Viranşehir bu senaryoların sonudur. „İnkarın inkarı“ gibi. Bu anlaşılmazsa geçtiğimiz yılın Mayıs ayında öldürülen gerilla cenazelerini almak için ölümü göze alarak sınırı geçen Kürtlerin tarihe meydan okuyuşu anlaşılamaz. Hiç abartma ve hamaset değil; onların iradeleri hilafına çizilmiş olan sınır, o gün bir kağıt gibi buruşturulup tarihin çöp sepetine atıldı.
Ve gözlerimin önünde resmi tarihlerde yerini bulmamış, filmlere konu olmamış başka gerçek hayat hikayeleri..
Omuzlarında mavzerleri, karabinalarıyla kimisi yaralı aç bi ilaç, ayakları çıplak, üstleri başları perişan özgürlüğe koşan Barzan süvarileri... Bombalar, mitralyözler altında Türkiye, Irak, İran sınırlarına girip çıkarak, dağları, vadileri, nehirleri aşarak dönemin Sovyetler Birliği’ne geçen Kürt peşmergeleri...
Gelgelelim şimdi anlatmak istediğim kahramanlık menkıbeleri değil. Tarihin ve yaşanılan hayatın getirip önümüze koyduğu gerçek şudur: Onların çocukları, silah arkadaşları bugün Irak Kürdistanında/ Güney Kürdistan’da  Başbakandır, Cumhurbaşkanı’dır. Özcesi dünya eski dünya, Kürtler eski Kürtler değil. Bütün bunları yeniden hatırlatan başta da belirttiğim gibi Uludere katliamı oldu. Tabii Uludere’nin daha öncekilerden ayırdedici bir yanı var ki, bu onun siyasi iktidar ve Genelkurmay’ın ortak sorumluluğu altında yapılmış olmasıdır.
Defalarca darbe yapmış, Parlamentoyu dağıtmış, Anayasayı rafa kaldırmış, gencecik insanları darağacına göndermiş, onbinlerce insanı cezaevlerine tıkmış, işkenceden geçirmiş ve uzun yıllar o coğrafyanın insanını, dağını-taşını, ormanını bombalamış olan ordu, bugün tamamen AKP iktidarının denetimi altındadır. Öyle ki, iktidar kendisine komplo hazırlayan Kuvvet Komutanlarını, Genelkurmay Başkanlarını pekala tutuklayabiliyor, kendisine yakın olanları bu mevkilere atayabiliyor. Hükümet-ordu ilişkisini en veciz şekilde bizzat kendi sözcüleri „Genelkurmay Başkanı bizim memurumuzdur’ diye defalarca açıklamışlardır. Bu son olayda „amir“ konumundaki Başbakan, milyonlarca insanın gözünün içine bakarak Genelkurmay’a teşekkür etmiştir. 35 masum köylünün bombalanması olayında gösterdiği duyarlılıktan ötürü. Bu insan zekasıyla, onuruyla alay etmek yetmezmiş gibi Kürt siyasetçileri, aydınları, gazetecileri tehdit ediyorlar. Suçlular, pişkinler ve zorbalar...
Büyük medya onlardan geri durmuyor. Katliamın sorumlularını gizliyor, başka yerde arıyor. Olayı hafifletiyor, çarpıtıyor „içlerinde terörist var bilgisi alındı“ diyor. O medya değil miydi „insansız Heron’lar hedef şaşırmıyor, tam isabet vuruyor“ diyen, günlerce bitiremediği görüntülü senaryolar yayınlayan?...
Öldürülenlerin sivil köylüler olduğu ortaya çıkınca bu kez „kaçakçı mı, değil mi?“ diyerek hafifletici sebepler arıyor. Sınırı nasıl geçtikleri bile sorulmuyor. Oysa herşey gün gibi açık, sorumlular ortadadır. Türkiye halkını yalanla besleyenler, tarihi yalanla süsleyenler artık bilmeli ki inkarla, kırımla-katliamla kimsenin dağında menekşe açmaz.

* Tarih 11 Aralık 1974. Yer, Urfa’nın Viranşehir ilçesi. K yapan 20 Kürt, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) birimleri tarafından infaz edildiği için bölgede Viranşehir katliamı olarak anıldı.