“Ölen sen değilsin
Ey tanrılar yaratan nar ülkesi
Şiir değil
Aşk değil ölen
Sahte sevgilerdir yalnızca
...
Ölen sen değilsin
Ey renkleri çıldırtan mor ülkesi,
Şiir değil
Aşk değil ölen
Gözlerimdeki güneşin önünde bir bulut
Ve içimdeki denizde
Bir dalgadır yalnızca geçip giden”
Ömrünü hayata yakıştırmayanlardandı O da... Oysa ne çok yakışırdı sözleri bu divana... Önce sözlerini, ardından düşlerini, en son kendini uğurladı toprağa...
Biz ise yakışıksız gülümseyişlerimizi kararttık, indirdik perdelerini gönlümüzün... Tutunduğumuz bir damla şiir de olsa; şairler için söndürdük fitili...
Öyle hastane köşelerinde hayata kızıp giden bir Adnan’ımız vardı; Adnan Yücel... Suları aşkına tanık bırakıp gitmişti O. Beynindeki tümörün engellediği gülüşünü son şiirlerinde fısıldamıştı kulağımıza...
Yazmışım işte taa o zamanlar, sevgili Mehmet Özer bir Adnan Yücel armağan kitabı hazırladığında. Onu anımsadığım son kare, evdeki yatağında, başında eşi Ayşe, elinde patates yemeği...: „Ne haldi o öyle? Ben sandım ki sulu patatesin suyunu kaşıkla içip, patatesini püre yapıp yedirmekle ömrün uzayacak... Ben sandım ki İmge karşında dal gibi uzarken, sen onun 11’ini değil, 44’ünü bile görecektin. Sarhoş treni güya seni daha çok taşıyacaktı, balık pazarının salaş lokantasından Adana’ya Edo. Düzgün baba tanığımdır, daha geçen konuştuk Salvador’la, adının geçtiği tüm cümlelere katarlar dolusu gözyaşı taşıyor, baktığın her manzarayı, sevdiğin çocuk başlarını, dokunduğun tüm kâğıtları 36’ya kareliyordu.”
Şairler böyle ölmezdi oysa... Söylene söylene giderlerdi, bir fil gibi yalnızlıklarına. Sahi bilir misiniz filler nasıl ölür bu dünyaya? Bir zaman sonra kesilecek soluklarını tutup içlerinde, yola düşerler... Tektirler, koca ormanda... Yolları uzadıkça içlerindeki nefes azalır ve bitmeye yakın, otururlar son adımlarını koydukları toprağa... Ağlarlar önce. Kimse görmez gözyaşlarını. Sonra berbat bir yağmur başlar; oysa başka bir an olsa coşacaklardır ıslanmakla... Yalnızlıklarına soğuk değer, düşer sözlerin sıcaklığı... Üşümeye başlarlar, şiirsiz zamanlar birikir kulaklarında... (Nankör bildiğiniz kediler de öyle... Sabahtan çıkarlar yolların onları götürüp bırakacağı ölüme... Ne ki nankördür kedi, sevilmezliğini bilir, çektirir içini örseleyenlere...)
Evde öksüz bıraktığı defterler, içine kaçan kalemler ne diyecek şairinin ardından? Bir silgi ne diyebilir, onu tutan el unuttuysa masa üstünde yarı yenmiş halde...
“Ben, genç yaşında ölenleri hatırlamayı da severim aksi gibi” diyordu Altay Öktem, bir yazısında: “Yanlışlıkla unutulan biri, yanlışlıkla hatırlanan biri kadar tehlikelidir. Zararlıdır ruha. Bu bir şair de olabilir, eski bir sevgili de... Ne fark eder ki zaten, her eski sevgili, ancak erken ölmüş bir şair kadar az dize bırakabilir hayatımıza. Okudukça acınırız, azalırız, kendi içimize akarız.”
Sonra bir gün öldü yazarlarımız, şairlerimiz ve sayfalarımıza almayı unuttuk. Eski sevgilinin hatırası kadar girmemiş kalbimize; kalbimizi de bir kuyuda unutmuşuzdur mutlaka, hayatın bizi defterden sileceği gerçeğini de unuttuk...
Şairlerin bir fil kadar yalnız olduğunu da...
Öyle değilmiş oysa... Bu hafta sonunda İstanbul’da Adnan Yücel için şiir ve öykü festivali yapılıyor. Her aşamasından haberli olduğum, katkı sunduğum ve içinde olmaktan mutluluk duyacağım bir festival... Adnan’ı şu yaman hallerde bir kez daha akılda tutmanın, şiirlerine asılmanın ve filin yalnızlığını paylaşma adına hüzünlü bir festival olacak belki... Ama şairi anlayacağız ya yeniden, olsun!
Fil yalnızlığına giden şair