Değişimin insanlık tarihinde her açıdan birçok gelişmenin de tarihi olduğunu biliyoruz. Geçmişin metotları yetersiz kaldığında, hayatın tıkandığı noktalarda yeni yöntemler geliştirmek gerektiğini de. Oysa Türkiye eski ezberleriyle volümü giderek yükselen çatışmalı bir ortamı sürdürmeyi tercih ediyor.
Kürt sorununda Türkiye'nin en büyük çıkmazı olayı bir asayiş sorunu olarak algılaması ve ona odaklanmasıdır. Gerek hükümetin gerekse genel olarak devletin bu konuyu yanlış olduğu artık iyice anlaşılmış olan bir paradigma çerçevesinde düşünmeye devam etmeleridir. Oysa Türkiye'nin bu konuda paradigma değişimine ihtiyacı var.
Paradigma değişiminin ima ettiği zihinsel sıçrama, daha önce sahip olunan kimi köklü fikirleri, bağlılıkları terk edebilme cesaretini gerektirir. Türkiye bu cesareti gösteremedi. Oysa dünyanın değişik yerlerinde yaşanan çatışma süreçleri konusunda yeterli deneyim ve birikime sahipti.
***
Gerçi bilen biliyor ama kanımca üzerinde yeterince durulmayan bir olay var ki o da Türkiye’nin Filipinler'de Moro'da MILF gerillaları ile hükümet arasındaki barış görüşmelerinde arabuluculuk yaparak Filipinler’de ‘özyönetim’ kurulması için büyük çaba sarf etmesiydi.
Başbakan Ahmet Davutoğlu, henüz Dışişleri Bakanı iken Filipinler’de 40 yıl süren kanlı çatışmaların durdurulması için devreye girmiş ve 2014’te Filipinler ziyaretinden sonra Türkiye’nin Moro sorununun çözümünde üstlendikleri aktif role dikkat çekerek şöyle konuşuyordu: "Türkiye'den yardım talep edildiğinde o zaman Dışişleri Bakanı olarak bizzat ben devreye girdim… Bu anlaşma sağlandığı takdirde hem asırlardır süren bir problem çözülmüş olacak ve kendi yönetimlerine belli anayasal çerçevede sahip olacaklar. Bunların hepsi güzel, barış dolu adımlar."
Bu açıklamadan birkaç ay sonra bizdeki çözüm süreci bitti, Moro süreci ise nihai aşamasına geldi. Yani Türkiye arabulucu oldu, Filipinler'de gerillalar özerklik aldı…
***
Çatışma çözümleri alanında uzmanlaşmış Demokratik Gelişim Enstitüsü’nün (DPI) davetlisi olarak Moro müzakerelerini incelemek üzere geçen Haziran ayında, AKP, HDP milletvekilleri, bir grup akil insan ile-ki bunların arasında aktör Kadir İnanır da yer almış- birlikte Haziran ayında Filipinler’e TESEV adına giden Marmara Üniversitesi öğretim üyesi ve bu gazetenin de yazarı olan Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu orada yaşanan süreci şöyle anlatıyor;
"…Müzakere masasına oturulurken önce silahlar bırakıldı vb. bir durum olmadı… Bu süreçte silahlar susmamış ama masa da devrilmemiş. Ve Japonya, Suudi Arabistan, Malezya, İngiltere ile birlikte Türkiye’nin de ‘üçüncü göz’ olduğu bir çerçeve anlaşması imzalanmış… Benim şaşırdığım konu şu: Orada sürecin bu denli içinde olan, aktif rol alan Türkiye hükümetinin bu tür süreçlerin nasıl yönetildiğini bilmemesi mümkün değil. O sebeple de Kürt meselesine dönüp bakınca burada sanki bu işte tecrübe yokmuş gibi davranılıyor."
Evet. Yani sözün özü; Filipinler’de özyönetime arabuluculuk yapanlar, Türkiye’de ‘özyönetin isteyenlerin başına dünyayı yıkarız’ diyorlar. Ve her halde bunu diyenler o yıkıntının, o enkazın altında en başta kendilerinin, bütün bir Türkiye’nin kalacağını düşünmüyorlar.