
Berlinale günlüğü - FEHMİ KATAR
Berlinale’nin kalbi sayılan, festivalin en önemli toplantılarına ev sahipliği yapan Hyatt Oteli’nin lobisinde birkaç gün önceki kalabalıktan eser yok. Etrafta tek tük insanlar... Daha önce her çantayı arayan güvenlikçiler bile artık sadece yaka kartına bakmakla yetiniyor. Bütün işaretler, on günlük şölenin bittiğine işaret ediyor.
Lobide, İsrail devletinin işkencesinden geçmiş eski Filistinli tutukluları anlatan “Isyad Asbah” filminin Filistlinli yönetmeni Raed Andoni ile söyleşi yapmak için buluşuyoruz. Restoran bölümündeki bütün masalarda “Rezerve” yazısı var; garsonun onayını alıp sakin bir köşeye ilişiyoruz. Raed’in üzerinde hissedilir bir telaş var. Söyleşi boyunca bir gözü hep telefonda... Sohbetin ortalarında, konsantre olamadığı için özür dileyip telefonunu yan tarafa bırakıyor. Söyleşi bitince birlikte fotoğraf çekileceğiz ama o hemen çalan telefonuna sarılıyor. İlk sorduğu soru, “Ödül var mı?” O anda anlıyorum telaşının sebebini. O da diğer yönetmenler gibi emeğinin ödülle onurlandırılmasını istiyor.
Raed, bu yıl ilk defa verilen “En İyi Belgesel” ödülünün kendisine verildiğini herhalde söyleşiden bir iki saat sonra öğrenmiştir. Akşam saatlerinde gerçekleştirilen ödül töreninde adına en çok sevindiğim isim de o oldu.
‘Yarışma’ dışı filmler
Festival boyunca Yarışma filmlerinden sadece iki tanesini görebildim. Aslında Yarışma bölümünde zaten az çok tanıdığımız yönetmenlerin filmleri olduğu için çoğu zaman farklı bir tat almak mümkün olmuyor.
Panorama ve Forum bölümlerinde ise bu yılın temalarından biri olan “Nativ” (Yerliler) programları, dünyanın her yerinden ufuk açıcı, birbirinden güzel filmler izlememizi sağladı. Bu nedenle bence, keşke uzun uzadıya Yarışma bölümünü ve ödül alan filmleri konuşmak yerine bu filmleri işleyebilsek!
Nerede o eski Berlinaleler!
Berlinale’yi uzun süredir takip eden herkes, festivalin geldiği noktadan şikayetçi. Bütçesi ve organizasyon kapsamıyla Berlinale’nin bir “mega organizasyon” olduğu konusunda herkes hemfikir ama buna rağmen önceleri katılımcılar arasında hiyerarşinin/ilişkilerin bu kadar mekanikleşmemiş olduğunu söylüyorlar. Ben ilk defa katılan biri olarak karşılaştırma yapamam ama festivalin mekanik işleyişinden rahatsız olduğumu söyleyebilirim.
Özel güvenliğinin hakaretleri
Mesela festivali beraber takip ettiğim arkadaşlarımdan ikisi, festival kapsamında en çok film gösterimi yapılan Cinemaxx’in Türk güvenlik şefinin hakaretlerine maruz kaldı. Durumu festival yöneticilerine bildirme süreci ise Kafka’nın Dava’sına benzer bir hikâyeye dönüştü ve sonunda arkadaşlar hakarete uğradıklarıyla kaldı! Bu durumuyla festival, “politik kimlik” iddiasıyla politik alanın kaymağını yese de “anti-politika” mekânına dönüşüyor.
Seyirci politik
Berlinale’nin politikliği oldukça tartışılır ama seyircisinin büyük kısmı kesinlikle politik. Bunu, seyirci oylarıyla verilen ödül için “I Am Not Your Negro” (Ben Senin Zencin Değilim) filmini seçerek de kanıtladılar. Panorama bölümünde gösterilen Raoul Peck’in filmi, festivalin benim gördüklerim içinde en politik filmiydi. ABD’li siyah hakları savunucusu yazar James Baldwin’in öldürülen yoldaşları Malcolm X, Medgar Evers ve Martin Luther King ile ilgili hatıralarını kaleme aldığı “Remember This House” (Bu Evi Hatırla) makalesinden yola çıkan belgesel film, ABD’de yaşayan siyahların yaşamlarını ve merkez medya tarafından ele alınış biçimlerini sorguluyor.
Filme çekilenler...
Festival biterken insan, filmlere konu edilen insanların çoğunun hayatı boyunca hiç sinemaya gidemeyeceği gerçeğiyle kalakalıyor. Gezegenin “en ücra” köşelerinde yaşayan insanların hikâyesinin, dünyadaki bütün kaynaklara ulaşımı olan Avrupalıların ayağına seriliyor oluşu... “Seyirci” olmanın sorumluluğu, böyle festivallerde daha fazla açığa çıkıyor.