Tabi bu trajedinin içinde komik sahneler de var: Yiğit Bulut’un başdanışmanlığı gibi... Önümde bir fotoğraf var. Ortada Erdoğan oturuyor, çevresinde de danışmanlar. Sanki kahvede pişti oynarken masadan kaldırılıp o koltuklara oturtulmuş gibi duruyorlar. Biraz şaşkın, biraz mahçup, biraz korku karışımı nazarlarla bakıyorlar ve belirgin bir tedirginlikle Başbakanlarını mutlu edecek cümleler kuruyorlar kafalarında. Bu fotoğrafı arşivinizin en seçkin yerine koyun. Çünkü bu AKP iktidarının resmen bitişinin belgesidir.
11 yıl önce, Kürtlere karşı yürütülen kirli savaşın her konuda tükettiği ve çözülme noktasına getirdiği devlete, küresel sermayenin müdahale konsepti olarak iktidar koltuğuna oturtulan AKP, vaad sömürücülüğünün sonsuza kadar süreceği varsayımıyla hiçbir özgürlük ve demokrasi adımı atmadı. Kölelik derecesinde bir emekçi sömürüsü ve katliam düzeyinde bir doğa talanı üzerinden palazlandırdığı bir sermaye sınıfı, kendi dolaysız fedaisi haline getirdiği militarist polis teşkilatı, ısmarlama haberlerle gerçekdışı algılar üreten basını ve yürütmenin emriyle cezalar yağdıran yargısı ile hep iktidarda rakipsiz yerini koruyacağını sandı.
Herhangi bir tarihsel derinliğe sahip olmayan, toplumsal psikolojiyi hesap etmeyen, sosyolojik verilere dayanmayan bir inanç ve niyet politikasının sonuçta toplumun tepki duvarlarına çarparak paramparça olacağı uzun süreden beri belliydi.
Türkiye’de esasen Kürt Özgürlük Hareketi’nin ödediği bedellerin ağırlığına rağmen israrla sürdürdüğü direnişin neticesinde kendini yaşatamaz hale gelen kemalist askeri vesayet rejimini sözümona tasfiye ederek, devleti bütün kurumlarıyla teslim alan ve tam bir iktidar sarhoşluğu ile kendi icazet rejimini toplumsal taleplere kulak vermeden kuran AKP, başlarda sahip olduğu geniş kitle desteğini hovardaca kaybedeceği bir çizgi tutturdu. Başta kazanç hanesinde görünen toplumsal desteklerini bir bir kaybettikçe şiddetten daha fazla medet uman despotik bir karakter kazandı.
Bir iktidar düşünün ki toplumun bir bölümünün acılarını kendi sevinçlerinin nedeni sayıyor. Toplumu da bu çarpık psikoloji üzerinden düşmanlaştırmaya, saflaştırmaya çalışıyor. Birleştirmeyi değil, ayrıştırmayı kendi siyasi güvencesi görüyor. Hiçbir vicdanın tavırsız kalamayacağı bir hukuksuzluk ve saçma sapan komplo teorileriyle süslediği ölçüsüz bir yalancılıkla artık bir panik siyasetine dönüşmüş bulunan saldırganlığını sürdürüyor.
Kürt Özgürlük Hareketi çoktandır bu yönetememezlik halinden kaynaklı Deli Dumrul saldırganlığını kavramış durumda ve önlemlerini alıyor. Yeni döneme ilişkin olarak eğer kalıcı bir barış olacaksa bunun yalnızca kendi irade ve belirlediği yol haritası üzerinden gerçekleşebileceği varsayımı üzerinden hareket ediyor. Kendi örgütsel yapısını buna göre yeniden organize ediyor. Adımlarını atarken siyasi üslubunda en ufak bir tahrik unsuruna yer vermiyor. Paris cinayetleri ardından yaşanan Lice katliam girişiminde de öfkeye teslim olmamış bir soğukkanlılığını koruyor. Kürtler savaşta olduğu gibi barışta da tarihlerini yazıyorlar.
Özellikle Gezi direnişi ile birlikte Türkiye’nin batısında da sertleşen toplumsal muhalefet çok yakın bir gelecekte yalnız Hükümet karşıtlığı ile sınırlı kalmayarak bir sistem tartışmasını da mutlaka alevlendirecektir. Yıllardır çok dar bir aydın grubunun konusu olan sistemin kendisine yönelik eleştiri ve alternatif arayışları şimdi başta aydın, gençlik olmak üzere geniş emekçi kitlelere yayılacak, bir sosyal uyanışa mutlaka dönüşecektir
Kürt Özgürlük Hareketi’nin Kemalist Cumhuriyetçi Devletin kuruluş normlarını tümden tartışmalı hale getiren ama milliyetçi ırkçılığın yarattığı körleşme ve sağırlaşma nedeniyle batıda bir türlü beklenen yankıları yaratamayan sabırlı ve ısrarlı direnişi, şimdi artık meyvelerini verecek yeni algılar yaratmaya başlamıştır. Su yolunu bulmuştur.
Ekonomik, siyasi, sosyal ve tarihsel gelişmelerin abartılı ideolojik etkilerden uzak bir tahlili bile artık 90 yıllık bir cumhuriyet algısının sonuna gelindiğini göstermektedir. Uluslararası küresel sermayenin tüm desteğine ve 10 yıllık iktidarın sağladığı muazzam güç birikimine rağmen AKP’nin kısa sürede düştüğü iktidarsız durum bize bu coğrafyayı eski cumhuriyet değerleriyle yönetmeye kalkmanın imkansızlığını göstermektedir. Artık yeni bir yönetme aklına ihtiyaç vardır ve bu gerçek en azından sezgi boyutunda bile geniş kitleler tarafından paylaşılmaktadır.
Parlamenter monarşik bir cumhuriyet modelinin halkların gerçek talepleriyle sürekli çatışan ve bu nedenle de bizzat kendisi bir şiddet öznesi haline gelen bir yönetici sınıf üretmekten öteye gidemediği ve seçimlerin de bu şiddet ve sömürüyü uygulamaya talip olanların yarışmasından başka birşey olmadığı bir düzen artık yıkılıyor.
Kürtler, Yeni Dünya’nın kurucuları arasında her türlü övgüye layık yerlerini alıyorlar. Türkler ise uzun süren kış uykusunun ardından önlerinden geçip giden tarih trenine doğru koşup koşmamanın henüz tereddüdünü yaşıyorlar. Mezara göndereceklerinin fotoğrafını arşivlerine koydular, ama yeni olana dair daha çalışacakları epey ders var.
cenap.oezek@hotmail.de