Nureddin Zaza, Suriye’deki Kürt mücadelesinin yakın dönem tarihini anlatırken dikkatimizi futbol’a çeker birdenbire. Baas rejiminin Kürt direnişini Tadmor zindanına gömmek için muazzam bir işkence kampanyası yürüttüğü bir sırada "Kürdistan" isimli bir futbol takımı şampiyonluğa yürüyordu. Kürt direnişçiler işkence rejimi karşısında kontratak bir siyasetle bedenlerini siper ederken, bir kısım Kürt gencinden müteşekkil Kürdistan takımı ise rejimin siyasetini hallaç pamuğu gibi atıyordu sahada. Taraftarlar tutkulu haliyle "Kürdistan" şeklinde tempo tutarken sistem beklemediği bir yerden bir frikik golü yemişti bile. Dünya kupası* başlarken futbola dair bu haşiyeyi hatırlamak ziyadesiyle önemli. Zira futbol ısrarla bahis şirketleri için kar-zarar marjını belirleyen bir hesap makinesi, bir tekno-market haline getirilirken bu marketten ezilenlerin payına düşenlere de bakılmalı.

İnsan "homo ludens" yani "oyun oynayan varlık" olarak bilinir evleviyetle. Antik dönem olimpiyatlarının ve bakiyesi dünya kupası antropolojisinin türediği yerdir burası. Fakat bu kozmolojide futbol, hiçbir zaman tek kale oynanan bir oyuna dönüşemediği yani sürprizlere gebe olduğu için ilgi görüyor belki de. Futbol, bu açıdan oligarşiye teşne olmakla birlikte tiranlığa mutlak kapalı olmasıyla çekici. Bu yüzden futbol bir tarafın mutlak hegemonyasını dayattığı arızi bir oyun olmaktan karşı tarafın her an sürpriz gol bulup kazanabileceği bir mucizeye davetiyedir çoğu zaman. Ezilenler için tam da bu yüzden futbol cezbedici, tahrik edici. Ve belki de bu "umut ilkesi"dir futbolu, sisteme karşı bir direniş mancınığı haline getiren. Fakat yine de dünya kupası devletli dünyalıların tekelindedir yalnızca. Hatta sadece ulus-devlet olan halkların bıktırıcı seremonisi halini alır her daim. Tam da bu yüzden ulusa dair ne kadar simge, ritüel varsa takımlar bunları yine yeniden üretmekle mecbur. Turnuvayla ulus ispat edilmek zorunda ne de olsa.
Esasında bu konuda devlet sahiplerine kızmak yersiz. Sistemin muarızlarına kulak kabartılmalı öncelikle. Baş muarız Engels daha dünya kupasının esamesi okunmazken "devletsiz halklar" kategorisini tarih dışı ilan ettiğinde bu bloktan devletsizler için ekmek çıkmayacağı belliydi zaten. Yine turnuvanın gözde olduğu zamanlarda Arendt, 1951 yılında "devletsiz halklar" ile ilgili meşhur makalesini yazdığında genelde halkların özelde Yahudilerin vatansızlığından şekvacıydı elbet. Ne var ki İsrail de turnuvaya giriş hakkı elde ettiğinden beri Kürtler istisna olmak koşuluyla devletsizliğin müştekisi de kalmadı müşterisi de. Velhasıl bugün devletsiz halkların turnuvaya neden katılmadığını dert eden yok. Zaten şu anda esas dert, kupa oligarkları takımların haklarının yenilmesinin önüne geçmek için hakemler yerine teknolojinin kullanılıp kullanılmaması meselesi.
Beri yandan sponsor gelirleri, reklamlar, TV gelirleri ile tam bir kapitalizmin panayırı turnuva. Kapitalizmi, turnuvanın içinden çekip çıkardığımızda herhalde mahalle takımlarının asap bozucu dostluklarıyla kuşanmış "mahalle maçları" çıkar karşımıza. Fakat söz kapitalizm eleştirisine geldiğinde Adorno’ya söz hakkı vermek olmaz. Üstada göre sisteme dahil olmanın bir yoludur haz endüstrisi. Hakikaten eğlencenin ve hedonizmin dibine vurulduğu turnuva, kapitalizme dahil olmak değil de ne? Hususen orta sınıflar on beş gün ekran başında bir tür vecd haliyle katharsis yaşarken, tuttukları forma üzerinden sisteme hem bağlılıklarını hem de itirazlarını yükseltmekle meşgul. Proleterya ve diğer ezilen sınıflar ise devletsiz halkların alternatif dünya kupasına burun kıvıra dursun çoğunlukla kapitalizm panayırı boyunca afyonlanmış bir hal sergileyerek bağlı bulundukları ülkenin ulusal değerlerinin keyfini yudumlar. Takımlarının attığı gol aynı zamanda patrona da atılmış bir şamar ne de olsa. Peki patronu da aynı takımı tutuyorsa ne olacak?
Mamafih dünya kupası dünya savaşlarını bir kenara bırakan büyük devletli ulusların gücünü sahada sınadığı bir seyir belki de. Atılan her gol bir fetih, kazanılan her maç yenilmez ulusun kesin ispatı. Gruplardan çıkış, üçüncü dünyalıktan sıyrılmanın alameti iken çeyrek finali veya yarı finali görmek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine girmekle eşdeğer. Bu bakımdan turnuva hiyerarşisi özünde halen tekamülcü sosyal darwinizmin kalın izlerini taşımakta. Bazıları lejyonerle yani ırk ıslahına giderek takımı tahkim ederken, bazıları ise zaten üstün olan ırklarına paralı asker bulma telaşında. Her durumda turnuva ırkçılığı yeniden üreten bir alt metne sahip. Bu yüzden "no to racism" basit bir sponsor parodisi olarak kalıyor.
Hülasa ezilenlerin futbol ilgisi yeni değil. İntrodaki Kürdistan örneği bu konuda çarpıcı. Ezilenlerin forma aşkı basit bir güç istenci değil tek başına. Formanın en tepeye çıkması ezilenlere gurur dışında bir şey vermez. Ama tepeye çıkış yolu ezilenleri, sürekli iktidara hatırlattığı için değerli. Ve sembolik açıdan sistemin araçlarıyla sistemin alt edilebileceğine duyulan ısrarın sonuç vermesidir mühim olan. Futbol tüm karmaşıklığına inat, teori karşısında pratiğe, tekelci sermaye karşısında çoğunlukla ezilenlerle müsemma zeka ve yeteneğe, total futbol yani cephe savaşına karşı gerilla kontr-ataklığına imkan tanıdığı için cezbedici. Ezilenler söz konusu olduğunda futboldan çoğunlukla afyonumsu bir madde olarak bahsedilir. Oysa afyondan çok ezilenler için futbol bugün bir multi-vitamindir artık. Ünlü oyuncu Lineker futbola "doksan dakika oynanan ve sonunda Almanların kazandığı bir oyun" derken haklıydı belki. Ama unuttuğu bir şey vardı. Futbol, istisnanın da bir gün kural olabildiği bir oyun. Belki de futbol (top) bu yüzden yuvarlak.
* 2014 Dünya Kupası, 12 Haziran-13 Temmuz tarihleri arasında Brezilya'da gerçekleşecek.