Dicle ve Fırat nehirleri Mezopotamya’nın boynundaki bir gerdanlıktır adeta. İnsanlığın ilk medeniyeti bu tılsımlı gerdanlıkta hayat bulmuş; buna karşılık da insanlar Neolitik Çağ’dan beri bu gerdanlığı işleyip durmuşlar. İki nehrin güzergâhları boyunca çok güzel yerleşim yerleri, şehirler inci gibi dizildiler bu gerdanlığa. Zeugma, hiç şüphe yok ki, bu incilerin en görkemlilerinden, en parlak olanlarından birisidir.

Bugünlerde biz Zeugma hakkında ufak tefek de olsa bir bilgiye sahibizdir ya da en azından bu isme aşinayızdır. Hâlbuki bundan 10-15 yıl evveline kadar işin uzmanı birkaç kişi dışında hemen hemen hiç kimsenin bilmediği bir yerdi Zeugma. Eski çağlarda yazılmış birkaç kitap, Fırat kenarında Zeugma adında bir şehrin varlığından bahsediyordu ama hiç kimse uzun zaman önce yerle yeksan olmuş bu kentin tam olarak neresi olduğuna emin olamamıştı. Yeni bazı bulgular ışığında 1970’lerde hazırlanan iki doktora çalışması, Antep’in yaklaşık 40 kilometre doğusunda bulunan Fırat’a nazır harabelerin bu kentin kalıntıları olduğunu belirlemeyi başarmıştı.
Zeugma’nın tarihi, bir kentin tarihi olmasının yanında aynı zamanda yapan ve yıkan insanın tarihidir de. Makedon Kralı II. Philip’in oğlu, büyük filozof Aristo’nun öğrencisi genç İskender, babasının öldürülmesi üzerine M.Ö. 336 yılında henüz yirmi yaşındayken tahta geçmişti. İskender, Sümerlerin epik kralı Gılgameş gibi yaşam pınarını aramak, yüzlerce yıldır hasım olan doğu ile batı dünyasını tek bir çatı altında toplamak için doğuya bir sefer düzenlemişti. Bu genç bilge komutan gittiği yerleri âbâd ederek bugün İskenderun, İskenderiye gibi isimlerle maruf birçok şehir kurmuştu. Öldüğünde henüz 33 yaşındaydı, ancak onun mirasını sürdüren bir kısım insanlar insanlığa çok değerli miraslar bıraktı. Bu haleflerden birisi olan, onun generallerinden Selevkos Nikator da M.Ö. 300’de, İskender’in Fırat’ı geçtiği rivayet edilen yerde, Gaziantep’in Nizip ilçesinin 10 km doğusunda, Selevkeia ad Euphrates (Fırat üzerindeki Selevkeia) ismiyle bir kent kurdu. Gerçi komutanın burayı sırf İskender’in geçiş yeri olduğu için seçtiğini söylemek doğru olmaz. Zira Tunç Çağı’nda (M.Ö 3000’ler) yaşamış insanlardan kalan kalıntıların olduğu tarih öncesi bir yerleşim yeriydi burası.
Bu kent, daha sonra Samsat merkezli Kommagene Krallığı’nın dört büyük şehrinden birisi olacaktı. M.Ö. 64 yılında bölge Roma İmparatorluğu’na ilhak edilince, kentin ismi Zeugma olarak anılmaya başlandı. Zeugma kelimesi esas olarak bir çift öküzü bir araya getiren boyunduruk anlamına gelirken burada iki dünyayı, yani doğu ile batıyı, birleştiren köprü anlamına gelmektedir. Antakya’yı Çin’e bağlayan antik İpekyolu’nun en önemli geçiş noktalarından birisi olan Zeugma, 256 Yılında İran Sasani Kralı Şapur I tarafından harabeye çevrildiyse de, Fırat’ın Batı yakası 6. yüzyıla kadar önce Roma sonra devamı olan Bizans İmparatorluğu’nun bir parçası olarak kalmaya devam ettiğinden Zeugma tekrardan şenlendirilmişti. Ancak 7. yüzyıldaki Müslüman Arap yayılmacılığı Fırat bölgesini bir savaş alanına çevirmiş, Zeugma da çok uzun bir süre harap halde kalmıştı. 9-12. yüzyıllar arasında Araplar burayı bir yerleşim yeri olarak kullanmışlarsa da, bu sefer Moğol-Türk istilası neticesinde şehir tamamen yok olmuştu.
Doğanın kendisi insanın verdiği zarardan daha fazla zarar vermedi bu yerleşim yerine. Toprak ana usulca örtündü şehrin üzerine, uzun süre insan gözünden ırak tuttu ve korudu şehri. Yüzyıllar geçti, insanlar aydınlandı, modernleşti. Eski insanların yılan, çıyan yuvası diye uzak durdukları bu harabeler değer kazandı. Değer kazandı ama bu değer maddi bir değer olunca, nice Indiana Jones kılıklı adamlar gelip bu harabelerde değerli buldukları ne varsa söküp batılı ülkelerde satmaya başladılar. Bu, bazen koca bir tapınağın kendisi, bazen bir heykel ya da değer biçtikleri herhangi bir eşya oldu. Bu iş öyle bir raddeye gelmişti ki bir kazma ve bir küreği olan herkes kolay yoldan servet kazanma aracı olarak gördükleri bu harabelere saldırmaya başladılar. Zeugma da bundan nasibini aldı. Ama kimse bu yağmanın boyutunu tam olarak bilmemektedir. Amerika’da Zeugama’dan sökülen bazı mozaikler daha 1960’lı yıllarda mezatlarda satılır olmuştu.
Zeugma’da devlet destekli ilk kazılar, definecilerin yarım bıraktıkları bir tünelin ihbar edilmesiyle 1987’de başladı. Maddi yetersizlikler gerekçe gösterilerek ara verilen kazılara defineciler devam etti. 1992’de yine bir kaçak kazı ihbarı sonucunda devletin bilim insanları definecilerin yarım bıraktığı işi tamamlayarak bir iki evin tabanına ulaşmış, o muhteşem Zeugma mozaiklerinden birisi gün yüzüne çıkmıştı. Uzun süre açık hava müzesi şeklinde tertiplenen bu mozaik, 15 Haziran 1998 yılında sırra kadem basmıştı.
Ama bu gibi olumsuzluklar yine de devletin kendi eliyle yarattığı felaketten daha fazlası değildi. Türkiye geleceğin süper güçleri arasına girmek için 90’lı yıllarda ivme kazanan bir silahlanma ve enerji yatırımı planı devreye soktu. Batı karşısında son üç yüzyıllık bir ezilmişliğin getirdiği psikolojisiyle alınan bu kararlar herhangi bir değeri hiçe sayan bir tavır şeklini aldı. Neredeyse bütün nehir ve çayların üzerine ardı ardınca barajlar inşa edilmeye başlandı. Doğanın milyarlarca, insanlığın binlerce yıllık mirası 50 yıl ömür biçilen barajlara kurban edilmekte bir beis görülmedi. Allianoi gibi bir antik kent tamamen sulara gömülmüştü. Zeugma da kendi payına düşeni alacaktı. Birecik Barajı bu kentin tam dibine inşa edilmeye başlandı. Bu şehrin bir kısmı sular altına bırakılacağı kesinleşince uluslararası organizasyonların desteğiyle de baraj sularına gömülecek kısmın kazılmasına 2000 yılında apar topar başlandı. Ancak barajı yapan sermaye, kazı sermayesinden daha hızlı çalışıp baraj inşaatını tamamladı. Suların hızlıca yükselmesi sonucu kazılar aynı yıl içinde durduruldu. Şehrin bir bölü dörtlük kısmı artık sular altındaydı. Kentin geri kalan üç bölü dörtlük kısmı için kazı çalışmaları devam ediyor. Daha nice yıllar sürecek kazıların sonuçlarını belki bugün doğanlar bile göremeyecektir. Ama eminim ki çoğumuz barajların ne kadar gereksiz yatırımlar olduğunu, alternatif enerji kaynak kullanım teknolojilerindeki gelişmelere şahitlik ederek göreceğiz.
Zeugma hakkındaki bu denli sınırlı bir bilgi bile bu antik kentin en görkemli arkeolojik buluntular arasında sayılmasına olanak verdi. Kaldı ki, kentin Belkıs adlı bir köyün yakınında olması hasebiyle, Yahudi kralı Süleyman peygamberin bir hikâyesinde geçen, cinlerin tahtını peygambere getirdiği Belkıs’ın şehri olduğu efsanesi dillendirilince, Zeugma daha da kabul görmeye başladı. Artık Antep caddelerinde onlarca Zeugma isimli kuruluş ile Zeugma’da ortaya çıkarılan “Çingene Kızı” (esasında bu portrenin İskender ya da Ana tanrıça Gaia’nın bir betimi olduğu tahmin edilmektedir) portresini görmek mümkün. Ve bu portre o kadar benimsendi ki, Antep’in en önemli simgelerinden birisi haline geldi. Hatta yurtdışında Anadolu yemekleri yapan bazı dükkânların duvarlarını da süslediğini görmek, Antep’ten de öte artık Türkiye’yi sembolize eden bir ikon haline geldiğini söyleyebiliriz. Gayet tabii Zeugma, mozaikte resmedilen bu gizemli bakışlı kişiden daha fazlasını ifade ediyor. Çıkarılan birçok mozaik taban aynı adla kurulan Zeugma Müzesi'ni şimdiden dünyanın en önemli mozaik müzelerinden birisi olmaya aday hale getirdi. Bu mozaikler, kentin kazılarında çıkarılan 100 binin üzerinde mühür baskı ve diğer buluntular, kentin bir zamanlar ticarette, zenginlikte ne kadar gelişmiş olduğunu bize göstermektedir. Bu gerçeğin kendisi bile tek başına sanki bize bir şeyler anlatıyor gibi: Uğruna nice kültürel zenginliği yok ettiğimiz güç ve zenginliğin ne kadar geçici bir şey olduğunu… Dünyada siyasi erkler birbiri ardına tasfiye olurken, o ihtişamlarını sağlayan paralar pul olurken, geleceğe bırakılabildikleri yegâne değerli şey, onları tanımamıza yardımcı olan kültürel yaratılarıdır. Bizler ne zaman bu taşların, heykellerin ya da paraların esasında birer kitap olduğunu kavrarsak o zaman bu gömülere esas hak ettikleri değeri biçmiş olacağız.