Sinema, bir sanat disiplini olarak kendini var etmeyi ve bu anlamda rüştünü ispat etmeyi başardığından bu yana sürekli olarak ticari sinema diye adlandırılan ve tamamen piyasa mantığının hakim olduğu sinema üretimi ile kaotik bir ilişki içinde olmaktan kendini kurtaramamıştır. Sanatsal, estetik bir kaygıyla üretilen filmler, amaç, hedef kitle ve var oluş nedeni itibari ile ticari sinemadan çok farklı motivasyonlara sahip olsa da üretim safhasında yaşanan sürecin ilişki biçimleri, koordinasyonu ve dağıtım ağına varasıya kadarki aşamaları ticari sinema ile neredeyse birebir aynı koşullar altında gerçekleşmektedir. Burada ne yazık ki bu koşulların aynılığı ticari sinemanın sanatsal sinemayı etkisi altına alması biçiminde bir sonucu meydana çıkarmaktadır.
Sinema, üretim koşulları gereği bir kişinin kendi başına üretim gerçekleştirmesine pek imkan vermemektedir. Bu durum kendi içerisinde avantaj ve dezavantajlar barındırmaktadır. Avantajdır, zira ortaklaşa üretimin, paylaşımın (çok insanın birlikte bir sinema salonunda filmi izlemesi) ve etkileşimin dolayısıyla kollektif yaşam biçiminin estetize edilmesinin en olanaklı olduğu sanat disiplinidir. Dezavantajlıdır. Çünkü çok sayıda insanla üretime ihtiyaç duyması maliyeti arttırdığı gibi ortak bir amaç ve ortak bir moral motivasyonla bir araya gelmeyen insanların üretiminden estetik değeri yüksek bir ürün ortaya çıkması çok mümkün değildir.
Kapitalist endüstrileşmenin bir yöntemi olarak 1920'li yılların başında uygulamaya konan fordizm mantığının, bir meta olarak üretimi gerçekleştirilen sinema alanında inşa edilmesi bir sanat disiplini olan sinemasal üretime kollektif üretim ve birbirinden öğrenme ve etkileşme mantığını ortadan kaldırmıştır. Bunun yerine film üretimini tıpkı fordist endüstride olduğu gibi bir üretim bandına dönüştürmüş ve kitle üretimi kitle tüketimi üzerine kurulu bir ilişki ağı örmüştür. Fordist üretimde aynı makinanın parçalarını üreten fakat yek diğerinin yaptığı işi bilmeyen, yaptığı işin diğer parçayı üreteni nasıl etkilediğini, yaptığı işin bütün içerisinde nasıl bir yerde durduğunu bilmeyen mantığı film üretim alanında da hakim kılınmıştır. Yönetmenden senariste, görüntü yönetmenine, kameramana, ışıkçıya vb. bir hiyerarşik bir üretim bandı ağı içerisinde yapımcı da üretim araçlarının sahibi olarak hiyerarşinin en üst noktasına yerleştirilmiştir.
Ticari sinema için geçerli olan bu mantıktan ne yazık ki sanatsal kaygılarla üretilen sinema da büyük oranda etkilenmektedir. Hiyerarşik, erkek egemenlikli, fordist bir üretim ilişkisinin bu kadar hakim olduğu bu alanı ancak ortakçı değerlerin, kollektif üretim ve paylaşma mantığının hakim kılındığı bir üretim mantığıyla aşmak mümkündür. Bu mantığın hakim kılınmadığı hiç sinemasal üretim ortamından maksat, motivasyon, niyet ne olursa olsun gerçekten sanatsal değeri olan, topluma öncülük eden, toplumu değiştirip, dönüştürüp güzelleştiren bir üretimin ortaya çıkması mümkün değildir.
Alternatif bir sinema, sanatsal kaygıyla, toplumu değiştirip dönüştürme iddiasıyla ortaya çıkan sinemacıların her şeyden önce bu ilişki ağını reddeden ve komünal dayanışmayı esas alan bir üretim ve paylaşım koşulunu yaratması gerekir. Bu kadar çok erkeğin ve erkekliğin hakim oluşu bile bu alandan çıkan üretimin neye hizmet edeceğinin açık bir göstergesidir. Film setlerine ve film üretimine kadının rengi ve gücü eklenmeden de bu alandaki üretim koşullarının kollektifleşmesi ve demokratikleşmesi mümkün değildir.