Fransa’nın Marsilya kentinde evsizler için verilen kimlik kartı üzerinde sarı üçgen işareti bulunuyor. Söz konusu kart, Nazi Almanyası‘nda Yahudilerin taşımak zorunda olduğu sarı yıldıza benzediği gerekçesiyle insan hakları örgütleri devletin bu uygulamasını protesto ediyor. Diğer taraftan Fransa’da iki haftadır antisemitizm tartışmaları giderek büyüdü. Paris banliyösü Créteil semtinde maskeli üç kişi devletin varsayımıyla 'Yahudi ve zengin oldukları' çiftin evine girmiş, genç kadına tecavüz ederek evdeki değerli eşyaları çalmıştı. Fransa bu olayın ardından Yahudilere karşı önyargıları ve artan antisemitizmle nasıl başa çıkılabileceğini tartışıyor!
Fransız Devrimi'nden bu yana Fransa'da yaşayan Yahudi cemaatlerinin oluşturduğu nüfusun bugünki oranı 500 bin civarında. Fransa'da Yahudilere yönelik saldırılar özellikle İsrail’in Filistin’e Temmuz ayında gerçekleştirdiği saldırılar sonrası hız kazandı. Özellikle Arap kökenli banliyö göçmenlerinden gelen bu saldırılar öncesinde ise Fransız aşırı sağcılar tarafından geliştirilen saldırılar vardı. Buna neden olarak ise aşırı sağcı Ulusal Cephe'nin ırkçı söylemleri gösteriliyor.
Uzmanlar yaptıkları tartışmalar sırasında, Fransa’da gelişen antisemitizm ve ırkçı eğilimler 1929'daki dünya ekonomik krizinin ardından gelişen sürece benzetiliyor. Fransa’da ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile mücadele sorunu son yıllarda altı sıkça çizilen konular arasındaydı. Sorunun özü; sosyal, siyasal, hukuki politikalardan bağımsızlaştırılarak sadece Yahudi ya da Müslüman vb dinlerin çatışması çerçevesinde darlaştırılarak tartışılsa da durum dinsel farklılıklar değildi.
Avrupa’nın bütününe yayılmış ırkçı saldırıların özü, uygulanan sosyo-kültürel ayrımcılık, ekonomik sosyal politikalar, yasal boşluklar ya da çarpıklıklardan bağımsız değildi. Yaşanan kriz, sosyal ve ekonomik haklarda gerileme vb bütün bunların toplamı öncelikle devletler tarafından ‘yabancı'ya yönlendirildi. Devletler ve politikacılar toplumsal dokunun ve dışlama politikasının üzerinden söylemlerine hız verdi. Hatta tıpkı Le Pen partisi gibi doğrudan toplumun bazı kesimleri hedef gösteren açıktan ırkçı politikalar izlendi. Irkçı söylem, ayrımcılık bizzat politik alanı tamamlayan yeni bir politik araç haline getirildi.
AB ve Fransa’nın ırkçılık ve yabancı düşmanlığına karşı etkin mücadele yöntemi ise entegrasyon olarak tanımlandı. Entegrasyonun anlamı ise tarihsel, toplumsal, kültürel dokunun eliminasyonunu içeriyor. Entegrenin anlamı özetle asimilasyondu. Oysa Fransa’nın entegrasyon politikası diğer ülkelerden daha "iyi" görülüyordu. Ama Fransa, yabancıların istihdam, eğitim, barınma, güvenlik vb sorunları konusunda uyguladığı politikalar nedeniyle devlet olarak kendisi ayrımcılığı üretir duruma gelmişti. Örneğin Yahudiler diğer yabancılardan farklı olarak özel haklara sahipken, bazı ülkelerden gelen on yıllardır Fransa’da yaşayanların geri gönderilmesinin dahi tartışıldığı dönemler yaşandı.
Yoksulluk ve kriz derinleştikçe bundan ilk etkilenen kesimler yabancılar oldu. Son yıllarda ırkçılığı körükleyen politikaların da katkısıyla yabancı devlet karşısında haklarını aramak yerine, kendi konumunda olan başka halkları hedef aldı. Yahudi için Arap, Arap için Yahudi, Kürt için Arap, Avrupa’dan göçmen olarak Fransa’ya yerleşenler için Ortadoğu ve Afrika’dan gelenler, hepsi için Romanlar düşman olarak seçdi. Sokaklarda, işyerlerinde, semtlerde fiili saldırılar hız kazandı. Her yeni darbelenmeyle, yoklukla bu düşman yaratma sendromu kendini yeniden üretir hale geldi. Devlet basit bir hırsızlık olayını bu çerçeve içerisine koyarak tartışmaları alevlendirdi. Halkların birbirine karşı öfkeleri bilenir oldu. Kapitalist politik alan ise bunlar üzerine günlerce tartışma yürüterek güncel krizin üzerini örtmenin yolunu buldu!