Verili düzen ve sistemler, muhaliflerini susturmak için
cezaevlerini sadece susturma aracı olarak değil, aynı zamanda onların
iradelerini kırmak, azim ve düşünce yapılarını dumura uğratmak için de
kullanmışlardır. Bunun için heybetli diyebileceğimiz binalar kurmuş, bu
heybetli binaların zemin katlarında karanlık hücreler inşa etmiş, bu
karanlık hücrelerde çok özel uygulamalarla muhaliflerine karşı
acımasızca ve zalimce davranmışlardır.
Tarihte en acımasız, en zalim
ve en kanlı uygulamaların cezaevlerinde yaşandığını söylemek abartılı
olmayacaktır. Sadece zalimane kanlı uygulamalar yaşanmamış, aynı zamanda
tarihin en acılı, dramatik ve ızdırap dolu uygulamaların da
gerçekleştiği bir alan olmuştur.
En 'büyük’ imparatorların, en
'büyük’ devletlerin, en 'büyük’ iktidarların, en 'büyük’ işgalci ve
sömürgecilerin; en 'büyük’ hapishaneleri, en büyük cezaevleri, en büyük
zindanları olmuştur. Buralarda sayısız bilim insanı büyük işkencelere
maruz kalmış, birçok devrimci bu karanlık yeraltı dehlizlerinde
çürüyerek yaşamlarını yitirmiş, birçok filozof bu küflenmiş hücrelerde
milim milim eriyerek can vermiştir. Fransa’da Bastille, Osmanlılar’da
Yedikule, çağımızda da Diyarbakır 5 No’lu zindanları tarihe geçmiş belli
başlı zindanlardandır.
***
Geçmiş çağlardaki zindancı zihniyetin
ve bu zinhniyetten açığa çıkan pratik uygulamaların günümüz
koşullarında en çıplak biçimde hayata geçirildiği ülke, hiç kuşkusuz ki
Türkiye'dir.
Zihniyetini Osmanlı döneminden miras alan Türkiye
Cumhuriyeti'nin zindan politikası son derece tahripkar olmuştur. Kaba
işkence ve diğer tüm ince politikaları çok derin bir biçimde özümseyen
Türk devleti, muhaliflerini ezme ve yok etme siyasetini en açık biçimde
zindanlarda uygulamıştır. Zindanları sözcüğün gerçek anlamıyla bir
eritme, kırma ve teslim alma aracı haline getirmiştir.
Türk
devletinin bu eritme ve teslim alma politikasının en kaba halini,
zindanlara doldurduğu Kürtlere karşı kullanmıştır. Zindanlara aldığı
Kürtleri teslim alıp kendine bağlamayı esas almış, teslim alamadığı
tutsakları ise katletmiştir. Bu politika 12 Eylül askeri darbe döneminde
de böyle olmuştur, bugün de böyledir. Döneme göre uygulama biçimleri
değişse de özü itibarıyla aynı siyaseti uygulamıştır.
“Tutukla,
teslim al, iradesini kır, inançsızlaştır ve ihanet ettir” politikası hep
uygulanan bir politika olmuştur. Diyarbakır zindanında gerçekleştirilen
vahşet ve yüzlerce tutsağın hunharca katledilmesi, bu siyasetin bir
sonucu olmuştur.
İşte Mavi Ring kitabı bu zihniyetin, bu anlayışın,
bu uygulama ve ihanet ettirme siyasetinin çok özlü izahatıdır. Mavi Ring
kitabı, Türk devletinin Kürtlere karşı uyguladığı 16 saatlik vahşetin
pratik ifadesi olarak tasarlandı ve yazıldı.
Mavi Ring, 16 saatlik
bir sürgünün hikayesidir. 16 saat boyunca, 26 tutsağın bindirildiği
ringde, acılar içinde kıvrana kıvrana sürgün yollarında 2 PKK'li
tutsağın hayatını yitirdiği trajik bir yolculuğun hikayesidir.
***
20
yıl 6 ay 6 gün Türkiye'nin değişik cezaevlerinde kaldım. Bu süre içinde
çok ağır işkencelere maruz kaldım. Birçok arkadaşım yanıbaşımda
hunharca öldürüldü. Cemal Kılıç adında bir arkadaşım gözlerimizin önünde
kafası parçalanarak katledildi. Bazı arkadaşlarım kendilerini cayır
cayır yakarken, bazıları ölüm oruçlarında hayatlarını kaybetti. Bazıları
da işkenceleri protesto etmek için kendi hayatlarına son verdi.
Tüm
bunlar benim için inanılmaz derecede acı ve trajik olaylardır. Ama Mavi
Ring yolculuğu çok daha trajik ve acılarla doluydu. Bu yolculukta
kaldığım hücreye bitişik olan yan hücrede, iki arkadaşım susuzluk ve
sıcaktan çıldırarak, birbirlerinin tenlerindeki terleri emerek ve inleye
inleye, boğula boğula, nefesleri tükene tükene öldüler. Bizzat
gözlerimle görmedim ölümlerini ama, yanlarında bulunan diğer iki
arkadaşımın onların durumunu bize dakika dakika, saniye saniye, adeta
bir TV muhabirinin bir olayı canlı yayında anlatışını izledim. Onların
ölümünü, iki arkadaşımın anlatımlarını ruhumun derinliklerinde ve
kalbimin en ince tellerinde hissederek bilincime kazıdım. Bu nedenle bu
iki ölüm diğer ölümlerden çok daha trajik oldu benim için...
***
Bu
gerçek yaşam hikayesini önce bir filmin senaryo taslağı olarak kaleme
aldım. Sinemayla ilgilenen Özgür adında bir arkadaşım, duymuş olduğu
hikayeyi beyaz perdeye aktarmak istediğini söyledi. Çok yoğun işlerime
rağmen yaşamış olduğum bu trajik hikayeyi bir senaryo taslağı biçiminde
kaleme alıp, arkadaşım Özgür’e gönderdim. Daha sonra bazı öneriler
üzerine bu kısa senaryo taslağını yeniden yazarak, kitaba dönüştürdüm.
İlk
basımı Türkiye'de Aram yayınları tarafından yapıldı. Mavi Ring kitabı,
bir yıl sonra da Avrupa'da Mezopotamya Yayınevi tarafından basıldı.
Türkiye’de iki, Avrupa’da üçüncü baskı yapan kitap, Şiir ve gazeteci
Bayram Balcı’nın okumuş olduğu hikayeyi iyi bir film olacağını
düşünerek, benimle ilişkiye geçtikten kısa süre sonra Mavi Ring filmine
uyarlama fikri oluştu.
Daha sonra Ömer Leventoğlu da sürece dahil
oldu. Tabii ki filmin çekim sürecinde, çekimle ilgili süreçle herhangi
bir bağım olmadığı gibi, herhangi bir tutum belirleme durumu da
yaşanmadı. Ancak bana gönderilen senaryo taslağı ile ilgili
düşüncelerimi Ömer Leventoğlu ve Bayram Balcı’yla paylaştım. Bu
düşüncelerimin senaryoya yansıma düzeyini tam bilmemekle birlikte filmi
yeterince beğenmediğimi, istediğim ve düşündüğüm kurgusal bir düşünce
yoğunluğu ile oluşturulmadığını, bu bağlamda da eleştirilmesi gereken
çok yönleri olduğunu belirtmeliyim. Film, kitaba uyarlama biçiminin en
yalın hali olmadığı için daha çok eklektik kalmış. Konu bütünselliği
yeterince uyarlanmamış, parçalı, kopuk ve sistematize edilmemiş bir
halde çekimi tamamlanmıştır.
Sinema, içeriksel olarak belli bir konu
bütünselliğini, olay ve olguların ilişkisel varlığını, olayların
öznesini oluşturan kişilerin birbirleriyle bağsal duruşlarını ifade eden
temel noktalardan birisidir. Bu olmazsa sinema gerekli mesajı veremez
ve dolayısıyla verilmek istenilen mesaj, amacına ulaşmamış olur. Filmde
bu yönün eksikliği belirgin bir biçimde öne çıkıyor.
Karakterleri de
bu bağlamda ele almak mümkün. Sinemada kişilerin ve bu kişilerin
üstlenmiş oldukları karakterlerin de yerli yerinde oturtulması
gerekiyor. Aksi taktirde karakterlerde bir keşmekeşlik ortaya çıkar.
Bence filmde bu boyut da vardır. Kitapta karakterler belirgin olmasına
rağmen, filme uyarlanmış halinde ise karakterler çok fazla belirgin
değildir ve öne çıkması gereken bazı karakterler filmde yer
değiştirmiştir. Kitapta büyük bir sürükleyici konumda olan bazı
karakterlere filmde edilgen rol verildiği için bu, filmde tempo
düşüklüğüne yol açmıştır. Elbetteki filmde tempoyu yükseltmek için
farklı karakterleri devreye sokmak da mümkün, ancak bu da yapılmamıştır.
Sinema
eleştirmeni olmadığım için kurgu, görsel, ışık, ses gibi filme ruh
veren etmenlerle ilgili eleştirileri, eleştirmenlere bırakmak daha etik
olur.
Aslında konumuz bu değildi, kitabın hikayesini anlatırken filme ilişkin de bir-iki şey söyleme ihtiyacını duydum.
***
Kitap
yayınlandıktan sonra gazeteci arkadaşım Erdal Er; 'Mavi Ring’teki
uygulamalara maruz kalırken mı zorlanmıştın yoksa Mavi Ring’i yazarken
mi” diye bir soru sormuştu. Soru yerindeydi ve o güne kadar çok fazla
düşünüp tasarlamadığım gibi, böyle bir duygu yoğunluğu da fazla
yaşamadım. Ama soruyla karşılaştığımda gerçekten de doğru ve yerinde bir
soru olduğunu anlamış oldum. Elbette ki yaşarken acı çektim, daha çok
da iki arkadaşım can çekişirken bana verilen bilgiler eşliğinde büyük
acılar çektim. Ama 28 yıl sonra yazarken onları yeniden anmam ve bu anma
sürecinde onları düşünürken gerçekten de çok acı çektim. İki arkadaşım
28 yıl önce yanımda, yanı başımda, hücremle bitişik bir hücrede susuzluk
ve havasızlıktan boğularak ve ringden indirildikten sonra da vahşice
işkencelerden geçirilerek hunharca öldürüldüler. Bu vahşeti 28 yıl sonra
yazarken tabii ki çok daha katlanılmış bir acı gelip oturuyor insanın
yüreğine. Ama onların mücadelesini, onların kavga duruşlarını anlatmak,
kitaplaştırıp beyaz perdeye aktarmak, bir nebze de olsa insanı huzurlu
kılabiliyor.
Antalya Film Festivali'nde Mavi Ring’e verilen ödül,
aslında onlara; onların anısına verilmiş, onların mücadelelerine adanmış
ödüldü. Bu anlamda Mavi Ring kitabı ve filmi denilince Hüsnü Hüseyin
Eroğlu ve Mehmet Yalçınkaya'yı, daha sonra mücadele içerisinde
yaşamlarını yitiren iki değerli arkadaşım Mustafa Gezgör ve Doğan
Kılıçkaya’yı hatırlatıyor. Çünkü kitabı hem onların anısına, hem onların
mücadelelerini tanıtma ve hem de onları unutturmama adına kaleme aldım.
Mavi Ring kitabının Mavi Ring filmine uyarlamasının esas nedeni de
budur. Kitabı okuyan, filmi izleyen herkes özgürlüğün nasıl
kazanıldığını, yaratılan değerlerin nasıl dişle-tırnakla parça parça,
milim milim, söküle söküle alındığını görecektir.
Mavi Ring kitabında
büyük bir emek, büyük bir kavga, destansı bir duruş vardır. Hüseyin
Hüsnü Eroğlu, Mehmet Yalçınkaya, Mustafa Gezgör ve Doğan Kılıçkaya’nın
kanı, canı ve özgürlükle yoğrulmuş özgür ruhları vardır. Onlar oldukça
bu özgür ruhlar ve bu ruha sevdalı Kürt halkı da var olmaya devam
edecektir. Bütün dünya bunu bilsin!..