Okulların açıldığı bugünlerde, dilin önemi, gücü ve anadilde eğitime geçmeden önce, “Türkleştirme” programı kapsamında devletin yüzyıllık asimilasyon ve dilkırım politikalarına kısaca değinmek istiyoruz.



                                                                                                                                                      
Türkiye’nin asimilasyon ve dilkırım politikaları


I. Dünya Savaşı yenilgisi, Türkçülük politikalarını başlatan İttihat Terakki Partisi’nin sonunu getirse bile, önemli toplumsal projelerini ve “Türklerden oluşan bir Türkiye” yaratma hayalini geride bıraktığı Cumhuriyetin kurucu kadroları devralmıştır. Mustafa Kemal başta olmak üzere bu kadroların hemen hepsi İttihat Terakki’nin saflarından gelmekteydi. Bu hayallerin en başında bütün etnik yapıların ve özellikle Kürtlerin dillerinin ve kültürlerinin asimile edilerek Türkleştirilmesi ve Türk “ulus-devlet” projesinin hayata geçirilmesi gelmekteydi. Bu plan doğrultusunda CHF (Cumhuriyet Halk Fırkası) tarafından Türk milliyetçiliğinin memleket dahilindeki hedefi şöyle belirlendi:


“Tek bir dil konuşan, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı bulunan yurttaşlardan oluşmuş siyasi ve içtimai bir bütün meydana getirmek; yani vatan içinde ‘anadili tek, ülküsü tek birlik bir millet’ yaratmaktır.


Bu hedefin tahakkuk yolları:


Bu memlekette her şerefin ve nimetin Türkçe ve kendisini Türk hissederek Türkçülükten başka bir kavmiyete bağlılık göstermeyenlere has olduğunun tam bir şuurla zihinlere nakş edilmesi.” (Bulut, 1998: 174)



Şark Islahat Planı


Türk vatanı içinde bulunanları behemehal Türk yapmak için ölümden de daha kötü olan “Şark Islahat Planı” 1925 yılında hazırlandı ve uygulamaya konuldu. Kürtler için “ölüm fermanı” anlamına gelen Kürtçe’nin Cumhuriyet döneminde ilk kez yasaklanması bu plan uyarınca gerçekleşti. Bu, aynı zamanda Kürtlerin tarihinde ilk kez uygulanan bir “dilkırım”; yani “beyaz katliam”dır. Böylece Kürtler “beyaz ölüm”e mahkum ediliyordu.
Plan'ın 41. maddesi şöyle:


“Malatya, Elazığ, Diyarbakır, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz, Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişgezek, Ovacık, Hısnımansur (Adıyaman), Besni, Arga, Hekimhan, Birecik, Çermik vilayet ve kaza merkezlerinde, hükümet ve belediye dairelerinde ve diğer kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda Türkçe’den başka dil kullananlar, hükümet ve belediyenin emrine aykırı davranmakla suçlanacak ve cezalandırılacaktır.” (Cemal, 2003: 379)


Yukarıda belirtilen Plan'a göre, sivil ve askeri mahkemelerde yerli hakim bulundurulmayacak, idarenin her şubesinde, hükümet nüfusunu güçlendirilmek için Kürt memur çalıştırılmayacak, okullarda, belediyelerde, devlet dairelerinde, çarşı ve pazarlarda Türkçe’den başka dil kullananlar cezalandırılacaktı.


Nitekim Şark Islahat Planı harfiyen uygulandı ve Türkçe’den başka dil kullananlar cezalandırıldı. Koyunun 25 kuruş ettiği dönemde, konuşulan her Kürtçe kelime başına 5 kuruş ceza alındı. Kendi dilini konuşan Kürt halkına her türlü maddi ve manevi baskı uygulandı.



Kelime başına 5 kuruş ceza


Bunun tanıklarından biri de, 1925 Diyarbakır-Lice doğumlu araştırmacı yazar ve eski milletvekili (TİP) Tarık Ziya Ekinci’dir.


Ekinci, yaşadığı o günleri şöyle anlatıyor: ”Bizim oturduğumuz Karahasan Mahallesi çok büyüktür. Bize yakın ‘Göm’ler vardı. Akro, Pağnaf, Dağbelo gibi gömler vardı. Bu gömlerden köylüler ufak tefek şeyler getirir satarlardı. Mesela bir yük odun, bir stil yoğurt, birkaç tane yumurta, tavuk gibi ufak şeyler getirir satarlardı. Genelde bunlar memurlara satılırdı.


O dönemde Kürtçe konuşma yasağı çıktı. Bir kelime Kürtçe konuştuğunda tam 5 kuruş ceza kesilirdi. Zaten bir yük odun da 5 kuruştu. Bu ceza kesinlikle alındı; hem orada alınırdı. Bunların çoğu bizim akrabamızdı. Ben de derdimizi anlatacak kadar ‘Türkçe’yi okuldan’ öğrenmiştim. Bunlar eşyalarını satmaya geldikleri zaman babam hemen beni çağırır, ‘Oğlum git bunlarla, onlara ‘Türkçe’ yardım et!’ derdi. Ben de bunlarla gider, pazarlığı ben yapardım. Onlar sadece izleyici olarak kalır, böylece cezadan kurtulurlardı. Her sabah mutlaka kapımız çalınır, beni satışa çağırırlardı. Yaşadığım olay bu!


Şunu belirtmeliyim: Bir halkı asimile etmenin yolu, dilini asimile etmektir. Bunun koşulu da, o dili kullanılmaz hale getirmektir. Bu ikiyüzlülüktür; riyakar bir siyasettir. Almanya’daki Türklerin asimile olmasına karşı çıkarken, kendi ülkemizdeki bir halkı asimile ediyoruz. Bugün Türkiye’de riyakar ve ikiyüzlü bir politika uygulanıyor. Bu politikadan vazgeçilmesi gerekir. Kendin için ne istiyorsan, başkasına da onu uygun göreceksin.”
Şair Ahmet İlhan ise o günlere dair korkusunu şu cümlelerle özetliyor: “Öğretmen, Kürtçe konuşmamamız için her gün bize Kur’an ve bayrak üzerinde yemin ettiriyordu. Biz de Türkçe bilmediğimiz için bu yemini her gün bozuyor ve ‘çarpılırız’ diye de çok korkuyorduk.”  


 

Vatandaş Türkçe konuş!


15 Ekim 1927 tarihinde toplanan Cumhuriyet Halk Fırkası'nın (CHF) büyük kurultayında, partinin en büyük amacının “dil birliği”ni sağlamak olduğu belirtildi ve hemen ardından da, Dar-ül-fünun Hukuk Fakültesi Talebe Cemiyeti, azınlıkları Türkçe konuşmaya mecbur eden “Vatandaş Türkçe Konuş!” kampanyasını başlattı. Gerçekte hükümet politikası olarak da yürütülen ve Türkleştirme politikasının en önemli boyutu olan bu kampanya sadece yasalarla kalmadı; aynı zamanda bir saldırı ve şiddet politikasına da dönüştü. Kendi dilini konuşanlar taciz edildi, dövüldü ve “Türklüğe hakaret” suçuyla yargılandı.


Mustafa Kemal de, 17 Şubat 1931 tarihinde, Adana Türk Ocağı’nda, “Milletin çok bariz vasıflarından biri dildir. "Türk milletindenim" diyen insan, her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna bağlılığını iddia ederse, buna inanmak doğru olmaz” demiştir.


Bu kampanya basın aracılığıyla da yürütüldü ve büyük destek gördü. Hükümet ve devlet tarafından yönlendirilen ve beslenen gazeteler, Türkçe konuşmayanlara karşı tehditler yağdırdı ve psikolojik baskı uyguladı. Birçok gazete gibi Edirne Postası da azınlıklara sert bir şekilde ihtarda bulundu:


“Eğer Türkçe konuşmayacaksanız ve eğer Türklüğe ve onun lisanına hürmet etmeyecekseniz, bu memlekette ne işiniz vardır? Arzu ettiğiniz yere gitmekte serbestsiniz.


Son söz olarak deriz ki Türkçe konuşmaya mecbursunuz ve Türkçe konuşmayanlar bizden değildir ve bu memlekette de yaşayamazlar.” (Bali, 2003: 144-145)



Aileler çocuğun elinden değil ağzından tutar duruma geldi


Tehcirle, katliamlarla, mübadeleyle, korkutma, kaçırtma ve yerinden yurdundan zorla çıkartmayla Türkiye’den arındırılmaya çalışılan ve bir avuç kalan Anadolu’nun kadim halkları Ermeniler, Rumlar ve Süryaniler de Lozan’da kendilerine tanınan haklara rağmen “Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyası”nın hedefi olmuş ve Türkleştirme politikasından paylarına düşeni fazlasıyla almışlardır.


1939 İstanbul doğumlu, APOYEVMATİNİ Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mihail Vasiladis ile yaptığımız söyleşiden:


“Cumhuriyetin ilanından hemen sonra, esasen daha önceden de var olan Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyası hız kazandı ve planlı bir şekilde uygulamaya konuldu. Rum aileleri, çocuklarıyla yolda yürürken bile çocuklara: ‘Evladım, yolda sakın konuşma!’ diyecek duruma geldiler. Hatta anneler, çocuğun elinden tutacağına, ağzından tutar duruma geldiler. Özellikle tramvayda, otobüste, vapurda, trende vs. bütün toplu taşıma araçlarında anneler hep böyle heyecanlı, hep böyle tedirgin bir şekilde otururdu; ‘Aman, çocuğumuz Rumca konuşur da, bize ‘kötü laf’ gelir ya da ‘azarlanırız’ diye korkarlardı. Bu gibi durumlarda, ‘başını eğip cevap vermemek; gideceğin yere varmadan ilk durakta inmek’ yeğlenirdi; çünkü bir olay çıkıp da karakola düşülürse, hemen ‘Türklüğe hakaret’ ile suçlanır, başına belayı alırdı.”



Mezopotamyanın en kadim dili yok oluyor


Mardin Kırklar Kilisesi Horiepiskoposu, Araştırmacı-Yazar Gabriel Akyüz ile yaptığımız söyleşiden:
“Süryanice eğitim veren hiçbir okulumuz yok. Sadece kilise bünyesinde, dini eğitim kapsamında Süryanice dili öğretilmektedir. Bu durum dilimiz için çok yetersizdir. Çok ciddi bir ‘dil asimilasyonu’ yaşıyoruz.
Süryanice eğitim veren okullar açılmadığı taktirde, dilimiz yok olma süreciyle karşı karşıyadır. Yani Hıristiyanlığın kutsal dili, Mezopotamya’nın en eski, en kadim dili yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Mutlaka bu sorunun biran önce çözümlenmesi gerekir.”



'Her Türk'ün milli ve mühim vazifesi yerlilere Türk'üm dedirtmek'


CHF’nin Dahiliye Vekili’nin (İçişleri Bakanı) valilere gönderdiği gizli talimattan…


“...kayıtlarını ve künyelerini fırsat düştükçe tashih etmek ve kendilerine hiçbir suretle mesela Boşnak, Çerkes, Laz, Kürt, Abaza, Gürcü, Türkmen, Tatar, Afşar, Pomak lakabı vermemek, köylerin o lehçedeki isimlerini değiştirmek ve mesela Çerkes köyü ve saire gibi ayrılıklara müsaade etmemek ve ettirmemek ve kendilerini ve yerlileri buna alıştırmak, evlerinde ve aralarında Türkçe konuşturmak ve öz yüreklerinden kendilerine Türk’üm dedirtmek, hülasa dillerini, adetlerini ve dileklerini Türk yapmak, Türk’ün tarihine ve bahtına bağlamak her Türk’e teveccüh eden milli ve mühim bir vazifedir.


Türk devletinin en yüksek idare makamında bulunan vali beylerin bu başlı ve esaslı vazifeyi layık olduğu ehemmiyetle telakki, telkin ve tatbik ve takip ederek bu husustaki bilgi ve görüşlerinden ve tatbik edecekleri isabetli tedbirlerden ve yüksek tecrübelerden ve neticelerden vekaleti de haberdar ve alakadar buyuracaklarına eminim." (Bayrak, 1993:506-509)


Bu maddeler ve talimatlar başta valiler olmak üzere devletin bütün kurum ve kuruluşları tarafından harfiyen yerine getirilmiş; Kürtler ve Araplar gibi Çerkesler, Lazlar, Gürcüler, Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar, Abazalar, Tatarlar, Afşarlar gibi halklar da aynı beyaz ölüme mahkum edilmişlerdir:




Ubıhça ölü diller mezarlığına gitti


Kafkas Dernekleri Federasyonu (KAF-FED) Genel Koordinatörü, 1958 Yozgat, Çayırözü (Çarivaz) köyü doğumlu Cumhur Bal ile yaptığımız söyleşiden:


“Çerkesler ne kadar büyük bir asimilasyona uğradıklarını ve yok olma noktasına geldiklerini, ne yazık ki ‘son üç-beş yıl’ içerisinde gördüler. Örneğin; 2004 yılında ‘Adana Kafkas Derneği’nin ‘Kültürel Haklar Çerçevesi’nde, AB’den aldığı FON kapsamında, Doğu Akdeniz Bölgesi’ndeki Çerkeslerle yapılan anket çalışması, bu acı gerçeği ortaya koyuyordu:


Altmış yaş ve üzerinin yüzde 90’nı, anadilini (Çerkesçe)  konuşurken, 10 yaş ve altının ancak yüzde 10’nun kendi anadilini konuşabildiği ortaya çıktı. Yani elli yıl içerisinde piramit tam tersine döndü. Bizce bu bir ‘dilkırım’dır. Çerkes dillerinden olan ‘Ubıhça’yı son konuşanı Tevfik Esenç’in de hayatını yitirmesiyle, o dil kırıldı ya da ölü diller mezarlığına gitti. Bundan daha acı bir şey olabilir mi?”   



Dil yasağı ruhun yok olmasıdır


Dil yasaklamaları önemli problemleri de beraberinde getirir:


İnsanı insan eden dil, bir toplumun başlıca temel taşlarındandır. Dil, bir ulusu ulus yapan öğelerin en başta gelenidir ve kültürün bel kemiği sayılabilir. Dil, insanın zihnidir, hafızasıdır, tarihidir, yaratıcı gücüdür, sanatıdır, kimliğidir ve varlığıdır.


Heringer, “Balık için su ne ise, insan için de dil odur” der. Yani siz birilerinin dilini yasakladınız mı, onun hayat damarlarını da kesmişsiniz demektir.


Alman filozofu Heideger, “Dil, insanın evidir” der. Yani siz birilerinin dilini yasakladınız mı, onların evini de yıkarsınız demektir.


Wilhelm von Humbold, “Bir ulusun dili onun ruhudur, ruhu da dilidir” der. Eğer siz birilerine dillerini yasak ederseniz, onların ruhunu da yok edersiniz.


 İnsanın var oluşunun temeli kendisini ifade etmesidir ki, bu da dil aracılığıyla olur. Bu yüzden dilsel kopuş bir travmadır. Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Manisa, Diyarbakır, Urfa, Dersim, Elazığ, Hakkari, Mardin, Batman, Siirt, Van illerinde yaptığımız araştırmalar sonucu da bunu doğrulamaktadır. Bu illerdeki psikolog, sosyolog, pedagog ve rehber öğretmenlerle yaptığımız görüşmelerde dil ve kültür hakkı kendisine yasak edilen ve anadilinde eğitim yapmayan çocuklarda görülen sorunlar kısaca şunlardır:


1-Çocuklarda, iletişim kuramamaktan kaynaklı bazı sosyal davranış bozuklukları ortaya çıkıyor.


2-Saldırganlık (Birey, kendisini farklı şekillerde ifade etme yolları arıyor. Bunun en yaygın olanı şiddete başvurmasıdır)


3-İçe dönüklük (Bireyin kendisini ifade edememekten kaynaklı)


4-Tutukluk (Başkalarıyla iletişim kurmaktan çekinme) ciddi bir sorundur ve oldukça yaygındır.


5-Kekemelik (Korkudan kaynaklı, düşünce akışının kesintiye uğraması)


6-Özgüven eksikliği. Bu da ciddi boyuttadır.


7-Benlik kaygısı var (Kürtçe konuşmak ayıptır. Türkçe konuşmak çağdaşlığın bir ölçütüdür. Kendi dilimi konuşursam geri kalmış olurum)


8-Enurezis (İstem dışı işeme, idrarını tutamama) aşırı şiddet ve korkudan kaynaklanır. Yatılı İlköğretim Bölge Okullarında oldukça yaygındır.


9-Çocukta öğrenme geriliği, okula karşı antipati, zamanla dili öğrenince, dile ve kültüre karşı olumsuz tepki geliştirmesine neden olabilmektedir.


10-Çocuk birinci dilini (anadilini) saklamak zorunda kalırsa, yani birikimlerini kullanmamaya, hatta onlardan utanmaya zorlanırsa, yetişmesi gerekli öbür alanlarda zarar görür.


Kısaca anadilinde eğitim yapmamakla hastalıklı kişiler yetiştirilmektedir ki, bu hastalıkların tedavisi de pek yoktur.


Yaşanan bu önemli sorunlardan dolayı tek dil, tek kültür, tek kimlik üzerine kurulan ulus devletler bu politikalarından vazgeçip çok dilli, çok kültürlü, çok kimlikli bir demokratik anlayışı uygulamak zorunda kalmışlardır. Türkiye, Fas, Tunus gibi ülkeler hariç, demokrasiyi benimseyen ülkeler herkesin kendi anadiliyle eğitim görmesine olanak sağlayıp asimilasyonu da bir insanlık suçu olarak görmüşlerdir. Bunlara birkaç örnek yeterlidir:



İSPANYA


Tam 40 yıl boyunca “Faşist Franco” rejimini yaşayan İspanya’da çok şiddetli iç çatışmalar yaşanmış ve bugün çok dilli, çok kültürlü, çok kimlikli özerk ve demokratik bir yapılanmaya geçilmiştir. Bask, Katalan ve Galiçya gibi bölgelere ayrılan ülkenin resmi dili İspanyolca’nın dışında, Bask, Katalan, Galiçya, Asturya ve Aragon dilleri de ikinci resmi dildirler.  



BELÇİKA


İlk kuruluşta resmi dili Fransızca olan ve üniter bir devlet olarak kurulan Belçika, yaşanan iç çatışmalar ve tepkiler üzerine bu tekçi politikalarından vazgeçmiştir. Bugün federasyonla yönetilen ve üç özerk bölgeden oluşan Belçika’da Fransızca, Flamanca ve Almanca resmi dil olarak kabul edilmiştir.



İTALYA


İtalya’da yaklaşık 25 dil konuşulmaktadır. İtalya’da beş bölgeye özerk ya da yarı özerk statü tanınmıştır. Bunlar sırasıyla Güney Tiroller, Aosta Vadisi, Friuli ve Venedik Bölgesi ile Sicilya ve Sardunya adalarıdır. Sardunya Adasında Sard dili, Güney Tirollerde Almanca, Aosta Vadisinde Fransızca, Venedik yöresinde de Slovence konuşulmaktadır.



İNGİLTERE


İngiltere’de yaklaşık 15 dil konuşulmaktadır. Bunlardan toprağa bağlı özerklikleri olan ulusal topluluklar İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda halklarıdır. İngiltere’de, Galler Dili ve İskoç dili de milli dil sayılnaktadır. Ülkede İngilizce’nin yanında, Galler dilinde, İskoç dilinde, Hindice, Urduca ve Pencap dilinde eğitim yapılması serbesttir.   


Prof. Dr. Mermi Uygur da dile karşı yapılan saygısızlığa en iyi cevabı vermiştir:


“Kimse bile bile dilin gücünü yadsıyamaz. Yadsırsa, her şeyden önce kendine eder. Dile saygısızlık, insanın kendi özüne saygısızlıktır. Dil zorbasının başına gelmedik kalmaz. Dilin öcü, uğradığı saygısızlıkla orantılıdır.” (Uygur, 1989: 27)


Dileriz Türkiye Cumhuriyeti Devleti de dillere karşı yaptığı bu saldırılardan ve asimilasyon politikalarından hemen vazgeçer; Avustralya hükümeti gibi başta Kürtler olmak üzere yok etmeye çalıştığı bütün halklardan ve kültürlerden özür diler ve anadilinde eğitimi uygulamakla “dillere” büyük önem veren gerçek çağdaş ülkelerin arasında yerini alır.




KAYNAKÇA


Bali, Rıfat N. Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileri Bir Türkleştirme Serüveni (1923-1945), İletişim Yayınları, İstanbul 2003
Bulut, Faik, Kürt Sorununa Çözüm Arayışları, Devlet ve Parti raporları yerli ve Yabancı Öneriler (1920-1997) Ozan Yayıncılık, İstanbul 1998
Bayrak, Mehmet, Kürt Sorunu ve Demokratik Çözüm, Öz-ge Yayınları, Ankara 1999
Bayrak, Mehmet, Kürtler ve Ulusak Demokratik Mücadeleleri-Gizli Belgeler-araştırmalar-Notlar, Öz-ge yayınları, Ankara 1993
Cemal, Hasan, Kürtler, Doğan Kitapçılık, İstanbul 2003
Günel, Gülçiçek, Tekin, İttihat Terakki’den Günümüze Yek Tarz-ı Siyaset: Türkleştirme, Belge yayınları, İstanbul 2006
Günel, Gülçiçek, Tekin, Dilimiz Varlığımız, Dilimiz Kimliğimizdir, Aram Yayınları, İstanbul 2002
Günel, Gülçiçek, Tekin, Beyaz Soykırım, Türkiye’nin Asimilasyon ve Dilkırım Politikaları, Belge Yayınları, 2009
Uygur, Nermi, Dilin Gücü-Denemeler, Ara yayıncılık, 1989


*Eğitimci-Araştırmacı Yazar