Onlar zannediyorlardı ki, gazeteci sadece „haber“ yapar. Zannediyorlardı ki haber, sadece bir „duyurma“ eyleminden, malumat vermekten ibarettir ve öyle olmalıdır. Zannediyorlardı ki bugüne kadarki egemen ideolojiyi hep yeniden üreten gazetecilik geleneği ne ise, doğru olan da budur. Duyurulmaması gerekeni saklama, siyasetin uygun gördüklerini manşete çıkartma mesleğini gazetecilik zannediyorlardı.
İşte bu nedenle, gazeteciliği „özgürlük“ kavramıyla birlikte algılayan ve buna göre gazetecilik yapanlar ortaya çıktı çıkalı huzuru kalmadı böyle zannedenlerin. Gazeteciliği gerçeğin peşine düşmek olarak gören, gerçeği özgürleştirmeyi mesleğinin bir parçası, hatta asli unsuru, varlık nedeni sayan gazeteciler peydahlanalı beri yapmadıklarını bırakmadılar gazetecilere. Dünyanın „gazeteci hapishanesi“ne çevirdiler Türkiye’yi. Gölgede kalanı aydınlatmak isteyenler, üstü örtülenin perdesini açanlar, saklananı afişe edenler, gizlenmek isteneni bulup ortaya çıkartanlar, „zararlı“ görünen gerçeği yazanlar, gerçekte inat edenler, iktidarda olana değil sesi az çıkanlara, susturulanlara kulak verenler, onların dili, sesi olanlar şimdi bu hapishanelere tıkıştırılıyor.
Ermeni soykırımını, Dêrsim katliamını, Maraş’ı, Sivas’ı, velhasıl tek başına insanlık tarihinin yüz karası bir yığın „münferit hadise“yi bir yana bırakalım, sadece ve sadece gazetecilik mesleği üzerinden bakalım meseleye... Son tutuklamalarla birlikte Türkiye hapishanelerindeki gazeteci sayısı, dünyadaki toplam tutuklu gazeteci sayısını geçti. Dikkat edin, dünyada en çok tutuklu gazeteci bulunduran ülke değil, kendisi dışındaki dünyanın toplam tutuklu gazeteci sayısından daha fazlasını tutuklama şerefini taşıyan ülkeden söz ediyoruz. Ancak yine de, bu öyle büyük bir şeref sayılmaz. Daha önce dünyanın faili meçhul bir şekilde öldürülen gazetecilerinden daha fazlasını tek başına katletme şerefi de bu ülkedeki yönetime aitti. Sahra’nın güneyindeki Huttular ile Tutsiler arasındaki kıyım ve barbarlık da dahil olmak üzere, „iç karışıklık“ dönemi gazeteci kayıplarından daha büyük gazeteci katliamlarının onuru da bu ülkedeki yönetime aittir. 
Zira böyle olmasından daha doğal bir şey yoktur. Çünkü bu rejimde yasa, hukuk, adalet, hakkaniyet, ahlak, insan hakkı, bilim ya da demokrasi ölçüleri değil, insanlık tarihinin en kara mirası olan cehalet ilkeleri geçerlidir. Bu genel kural; akademide de, diplomaside de, mülkiyet sisteminde de, politikada da geçerli, cari kuraldır. Cehalet, ancak ve sadece büyü ile, esrar ile, gölge ile, karanlık ile nefes alır. Oysa bilgi büyüyü bozar. Gerçeğin bilgisi cehalet rejimi için kılıç darbesidir. Ölümcül darbedir. İşte bu nedenle Türkiye’de muhalefet, aslında her şeyden önce cehalete ve cehaletin iktidarına karşı muhalefettir. Bu muhalefetin can damarı, ana ekseni de gazeteciliktir. Bu nedenle gazeteciler, yani gerçeğin peşinde emek ve çaba harcayanlar, rejimin can düşmanıdır. Zira gerçeğe en çok ihtiyacı olan ve onu açığa çıkarmak için didinenler onlardır ve rejim için onlardan daha büyük bir tehdit yoktur.
Ne ki, yukarıda da söylediğimiz gibi zannettikleri türden gazetecilik geleneği bozuldu bir kere. Gemi yara aldı ve su almaya devam ediyor. Özgür basın, yeni bir gelenek yarattı. Artık bu aşamadan sonra ya rejim kökten sarsılacak ve dengeler yeniden kurulacak, cehalet ve kıyım rejimi sahneden çekilecek, ya da gazetecilik üzerindeki tehdit, şiddet, baskı ve hapsetme yaptırımı katlanarak büyüyecek. Ama kimsenin kuşkusu olmasın, cehaletin gerçeği yendiği vaki değildir. Cehaletin hükmü olabilir, hüküm sürebilir, ancak gerçek inatçıdır ve eninde sonunda tahtından indirir onu...