İnsanlar unutmak istediklerini ne kolay unutuyor, oysa kötü de olsa anılar unutulmamalı diye düşünüyorum. Sanırım kimileyin kendi inisiyatifimiz dışında gelişiyor bu unutmalar. Bir de devrimciliğin getirdiği bir alışkanlık var, hatta alışkanlık da değil, mecburiyet gibi bişey.
Geçen hafta 70’lerin Dev-Genç genel sekreteri Bülent Uluer’i kaybettik. Çok içime oturdu, onca sohbetimiz aklıma geldi, onunla oynadığımız Kafkas oyunlarını anımsadım… Bülent Çerkes olduğundan çok iyi oynardı, bana gelince ortaokuldayken oynadığım Şeyh Şamil’den kalan figürleri anımsamaya çalışıp oynardım. Arkadaşlar Bülent’i seyrettiğinden benim kötü oyunum kimsenin gözüne batmazdı ama alkışlardan ben de nasibimi alırdım.
Sanırım 78 ya da 79 yılıydı, tam gazeteden çıkacağım Can Ataklı çağırdı beni. Can o zamanlar Günaydın Gazetesi’nde gece sekreteri. Yani koca gazete akşam ona teslim, ani bişey olursa ya da önemli haber gelirse baskıyı durdurup girme yetkisi var. Ben de geç çıkıyor olacağım ki gazetede yetki Can’da. Bülent Uluer Paris’e giderken havaalanında gözaltına alınmış ama Can fotoğrafını bulamıyor. Önüme kalın mı kalın 2 tane dosya koydu, içinde bine yakın fotoğraf var ve ben Bülent’in fotoğrafını bulacağım. Can da haklı olarak zamandan kazanacak ve sayfa düzenini değiştirecek.
Şimdi bu size komik gelebilir ama o tarihlerde bilgisayar sistemi yok, gazete sayfalarda çizilerek yapılıyor, yani ciddi bir zaman. Başladım fotoları karıştırmaya, sanki yer yarıldı Bülent içine girdi, tek bir foto bulamıyorum. O zaman anladım ki Can önceden denemiş ve bulamamış, ben de eski Dev-Genç’li olduğumdan, daha kolay bulurum diye önüme koymuş onları. Anlayacağınız güzel bir dost kazığı. Oysa Bülent o dönem heryerde konuşuyor, bana göre Türkiye Devrimci Hareketi’nin en iyi ajitatörü ama fotosu yok. İnanır mısınız, gazeteciliğe başlamadan önceki yürüyüşlerde çekilmiş kendi 5-6 fotomu buldum ama Bülent’inki yok. Neyse sonunda kalabalık içinde küçük bir fotosunu buldum, onu güzelce kestik ve Can’a verdim.
Aşağı indim, pikaj-montaj servisine, habere bir de baktım ki “Bülent Uluer Yurtdışına Kaçarken Yakalandı” diye başlık atılmış. Can da bozuldu başlığa, hemen “Bülent Uluer Yurt Dışına Çıkarken Gözaltına Alındı” diye değiştirdik. Üzünçle mutluluk arası bir havayla ayrıldım gazeteden. Beynimde Bülent’i ne kadar tutacakları sorusu tur atıyordu ama başlığı değiştirdiğim için de mutluydum. Günaydın Gazetesi ilginç biyerdi. Şimdi Sözcü Gazetesi yazarı Rahmi Turan müdürümüzdü ve MHP’ye yakındı görüşleri. Ama böyle durumlarda ses çıkarmazdı. Hatta Abdi İpekçi öldürüldüğünde herkes cinayeti TİKKO’nun üzerine yıkmaya çalışmıştı ve sonunda TİKKO bir bildiri yayınlayıp göndermişti, ben de Günaydın’ın birinci sayfasına vermiştim haberi. Hiç umudum yoktu ama sabah baktım ki haber girmiş.
Neyse, sabah kalktım, gazeteye gideceğim, vapura binerken bir de baktım habere adımı koymuş Can Ataklı. Canım sıkıldı, çünkü ben bu olaydan kısa bir süre önce Dev-Yol’dan ayrılmıştım, gerçi bizden bir süre sonra Bülent’ler de ayrılmış, Dev-Sol olarak çıkmışlardı ama yine de haberde imzam olması hoş değil. Zaten haber de benim değildi, ben sadece foto bulmuştum.
Vapurdan indim ki, eski yoldaşlarım vapur çıkışı beni bekliyorlar. Ciddi bir tavır koydular, meğer ki “Bülent Uluer Yurtdışına Kaçarken Yakalandı” yazısı haberin içinde varmış. Onlara göre ben Dev-Yol’dan ayrılmanın intikamını almıştım ve kendi açılarından haklıydılar. Ben de onların yerinde olsam öyle düşünebilirdim. Onlara gazeteciliğin ayrıntılarını anlatamazdım, sadece yanlış düşündüklerini söyledim ve Bülent’in 2 aya çıkacağını söyledim.
Ben Dev-Yol’dan ayrıldıktan sonra Dev-Savaş’ta sürdürmüştüm devrimciliğimi. Önceki gün İsveç’ten bir yoldaşım aradı. Bülent içeri alındığında o da hapisteydi. Meğer o konu içeride de çok tartışılmış ve beni savunmak zorunda kalmışlar. Çok canım sıkıldı.
Aradan yıllar geçti, hep beraberiz, ÖDP kuruluyor. 1999 seçimlerine iddialı hazırlanıyoruz. Günü anımsamıyorum ama bir destek yemeği veriliyor. Kapıda Bülent’le burun buruna geldik, girişe tarayıcı koymuşlar, ikimiz de öttük ve geri çıkıp cep telefonlarımızı bırakıp tekrar girdik ötmeden.
“Bülent yıllar önce olsa biz başka öterdik be” dedim. Birbirimize sarıldık ve geri kalan 18 yıl en az 50 kez aynı masada oturduk, aynı eylemlerde bulunduk. Geçmişte yaşadıklarımızı konuşurduk, hem aynı örgütteyken hem ayrıldıktan sonra beraber anılarla doluydu yaşamımız. Ama 1 gün olsun Bülent o olayı açmadı, tek kelime etmedi. Şaka değil, ben olayı unutmuştum, güzel bir anı değildi, silmiştim kafamdan.
Ve şimdi Bülent Uluer yok, keşke silmeseymişim ve olayın nedenini anlatsaymışım kendisine. Ama sanırım o benim hatam olmadığını anlamış yada öğrenmişti. O yüzden hiç sitem etmedi bana, o kadar zarifti Bülent Uluer.