Güney Kürdistan sonu belirsiz bir geleceğe her geçen gün daha fazla sürükleniyor, adeta tepe taklak yol alıyor. 

Siyasi kriz, ekonomik kriz, yolsuzluk derken; güven, saygı ve uzlaşının kırıntıları da birer birer yok oluyor. İktidar sahipleri her gün yeni vaatler, sözde krize çözüm arayışlarıyla bir araya gelip TV ekranlarında hüsrandan öte bir sonuç yaratmayan açıklamalarla zaman kazanıyor, sıradan insanlar son umut kırıntılarını bu açıklamalarla bir bir yitiriyorlar. 

Anlamsız, hakikatten yoksun, sadece zaman kazanarak kendi iktidarını sağlama alan, sözde sorun çözen olarak görülen ama her gün yeni sorunlar, yeni çıkmazlar, yeni karanlık dehlizlerin giderek genişlemesine, toplumu ahtapot gibi sarmasına neden olan sığ siyasetçiler, partiler sadece sorun üretiyor. 

Ekonomik krizle cebeleşen, her geçen gün sinir sistemi daha da gerilerek, ruhsal ve bedensel sağlığını yitiren toplumu bir arada tutmak adına verilen sözler, boş umutlar yaratmaktan, bir süre sonra bu boş umutlardan daha büyük güven kırılmalarının yarattığı şizofrenik ruh hallerinin, bu ülkenin geleceği açısından nasıl bir tehlike yarattığını kimse umursamıyor. Aksine siyasi ve ekonomik krizler altında inim inleyen toplumu “bağımsızlık” vaatleriyle daha fazla teslim alıyorlar. Nedense kimseler de çıkıp demiyor ki, bağımsızlık, özgürlük toplumun (özgür toplumun) temel moral değerlerini yok eden baskıcı ve havada savrulup yok olan sizin sözde vaatlerinizle gerçekleşmiyor, diye. 

İktidar pastasından pay alarak sözde muhalefet ettiklerini, toplumun geleceğini düşündüklerini, daha yaşanılır, özgür ve müreffeh bir ülke yaratmak istediklerini iddia eden kesimler ise iktidarın başındakilerin açık bir siyasi darbeyle bölgedeki kanunları, yasaları ellerinin tersiyle kenara ittiklerini, bunun suç olduğunu söyler gibi görünse de özünde; buna ortaklık ediyor, pastadan daha fazla pay almak adına uzaktan durup bazen sadece karşıya parmak sallayarak tehdit ediyorlar. 

Yeniden ve yeniden yaratmanın tüm kaynaklarını kurutan bu kriz ve kaos içerisinde bütün toplumsal değerler her geçen gün, gözü karaca tahrip ediliyor. Bir toplum her geçen gün daha büyük kaoslara, cehennemlere adım adım itiliyor, yürütülüyor, sürükleniyor. 

Toplumun bir kesimi ya iktidar sahiplerinin olur dediği, ya da hukuksuzca sindirildiği, mağdur edilerek kendilerine zorla her şeye evet dedirtildiği, itaat ettirilme seçeneğine sürüklendiğine tanıklık etmek acı verici bir durum. 

Bu çarkın bu şekilde daha ne kadar dönebileceğini kimse kestiremiyor. Kimse yarının ne getireceğini tahmin edemiyor. En insani hal olan hayal kurmak, geleceğe dair hedefler koymak, planlar yapmak artık bir lüks olarak görülüyor. Vaat edilen umutlar aslında her geçen gün toplumun boğazına yapışarak son umut kırıntılarını da boğuyor, öldürüyorlar. 

Ya aydınlarımız? İktidara karşı toplumun yanında durması gereken aydınlar, sanatçılar, gazeteciler vb. çıt çıkmıyor. En küçük zerresine kadar partilerin mutlak hakimiyeti altında bölüştürüldüğünde sivil toplum da gelişmiyor. Dolayısıyla ‘Ey efendiler tuttuğunuz yol yol değildir’ diyen kimse yok. 

Sanatın, edebiyatın, özgür düşüncenin, kültürel gelişmenin yaşanmadığı, herkesin günlük geçim derdine düştüğü, kendi hakkımızı “aman ha sesimiz çıkarsa elde olan da gider” kaygısının hakim olduğu bir yerde özgürlük, eşitlik sadece birer temenni olarak kalıyor. Ama bu bir kader değil. Geleceğimizi biz yaratabiliriz. Binlerce bedel karşısında kısmi de olsa elde ettiğimiz özgürlüğümüzü biz güvenceye alabiliriz. Yeter ki, bir araya gelebilelim. Yeter ki, tabulara, kişi fetişizmine teslim olmayalım. Yeter ki, soralım, sorgulayalım ve toplum adına örgütlenelim. Yeter ki, her gün bağımsızlıktan söz edip, yarattıkları kriz ve kaos içerisinde pembe dünya vaatlerinde bulunanların, aslında bize sunacakları hiçbir özgür yaşam seçeneklerinin olmadığını bilelim. Yeter ki bugün içinde yaşadığımız kaosun özgür geleceğimizin tüm kaynaklarını her geçen saniye daha da kuruttuğunu bilelim ve geleceğimize sahip çıkalım. 

Bugünkü siyasal partilere giderek inancını yitiren geniş gençlik kesimi, giderek sesini yükseltecektir. İşte güney Kürdistan’da tüm bu toz duman içerisinde umutlu olmamızı sağlayan tek neden bu. Eğer hepimiz aslında kendimizi bütün içindeki bu parçaya karşı biraz daha sorumlu görürsek, işte o zaman geleceğimizi elimize alabilir ve kendi ellerimizle yeni bir toplum yaratabiliriz. Bunun için de bizde var olan işgalciye başkaldırma kültürünü kendi içimizdeki anti demokratik iktidarlara karşı da geliştirmek zorundayız. Bilmeliyiz ki erken çöken bu karanlığın perdesini kaldırmak, aydınlık zamanlara açılmak bizim elimizde.