- “Ben gemileri yakmış bir insanım. Beni yeniden hapse koyabilirler, oradan da konuşmaya devam ederim. Biz gözümüzün önünde katledilen insanlar gördük. En yakın arkadaşlarımızın otopsilerine girdik ve hiçbirinin faili bulunmadı. Bizi artık durduramazlar, vazgeçiremezler.”
- “Bence ödülün en önemli yanı, insanı onure etmesi. Çünkü biz kendi coğrafyamızda devlet tarafından sürekli suçlanan, cezalandırılan ve tehdit edilen insanlarız. Bu nedenle ödül benim için onur verici. Üzücü olan ise gidip ödülü bizzat alamayacak olmam.”
ERDOĞAN ALAYUMAT
Türkiye’de yıllardır insan hakları, ifade özgürlüğü ve barış mücadelesinin en görünür isimlerinden biri olan İnsan Hakları Derneği (İHD) MYK üyesi Avukat Eren Keskin, bu yıl Almanya’da verilen Gerhart Baum Düşünce Özgürlüğü Ödülü’ne layık görüldü. Ancak hakkında yıllardır süren yargılamalar ve devam eden yurt dışı yasağı nedeniyle ödül törenine katılamayacak. Eren Keskin’in yerine ödülü siyasetçi Berivan Aymaz teslim alacak, Keskin törene çevrim içi bağlanarak konuşma yapacak.
90’lı yıllardan bu yana devlet şiddeti, gözaltında kaybetmeler, işkence, ifade özgürlüğü ihlalleri ve Kürt meselesi üzerine mücadele yürüten Eren Keskin ile yıllara yayılan yargılamaları, yurt dışı çıkış yasağını, Türkiye’de ifade özgürlüğünün durumunu ve neden hala bu topraklarda kalmayı tercih ettiğini konuştuk.
Yıllardır ifade özgürlüğü ve insan hakları mücadelesi veren biri olarak Almanya’da düşünce özgürlüğü alanında verilen bu ödüle layık görülmek sizin için ne ifade ediyor?
Bu ödül, dünyada ırkçılığa karşı mücadele veren insanlara verilen ve Almanya’da siyaset yapmış insan hakları savunucusu Gerhart Baum adına düzenlenen bir ödül. Daha önce de çeşitli ödüller aldım ancak bu ödülün benim için ayrı bir önemi var. Ben çok uzun yıllardır düşünceleri nedeniyle yargılanan bir insanım. İlk kez 1995’te “Kürdistan” sözcüğünü kullandığım için cezaevine girdim. O tarihlerde de birçok insan yurt dışına gitti. Biz birkaç kişi “gitmeyeceğiz” dedik, kaldık ve cezaevine girdik. En son 2013-2016 yılları arasında Özgür Gündem yeniden yayımlanmaya başladı. Daha önce birçok kez kapatılmış, bombalanmış, gazetecileri katledilmişti. Bana, Özgür Gündem’in genel yayın yönetmeni hanesine dayanışma amacıyla adımı yazdırıp yazdıramayacaklarını sordular, ben de kabul ettim.
Barış süreci boyunca dava açılmadı ama barış sürecinin sona ermesiyle birlikte Özgür Gündem’e adeta bombardıman gibi davalar açıldı. Her gün, günde 4-5 yazı nedeniyle savcılara ifade verdim. Bu süreçte evim basıldı, gözaltına alındım ve imza şartıyla serbest bırakıldım. Yargılandığımız davada çok ilginç bir durum oldu: Yargılanan Kürt gazetecileri ayırdılar ve hepimize silahlı örgüt üyeliğinden ceza verdiler.
Hakkımda birçok nedenle 143 dava açıldı. Bunlardan biri ana davaydı ve orada “PKK örgüt üyesi” olarak yargılandık. Diğer davalarda ise “cumhurbaşkanına hakaret”, “örgüt propagandası”, “devletin emniyet güçlerine hakaret” gibi suçlamalar yöneltildi. Davaların bir kısmı birleşti ve sonuçta şu anda toplam 26 yıl 9 ay hapis cezam var. Yaklaşık 10 yıla yakındır da yurt dışı yasağım var.
Bu durum doğal olarak dikkat çekiyor. Ayrıca 1990’lı yıllardan bu yana insan hakları hareketi içinde yer alan, tanınan bir insan hakları savunucusuyum. Sanırım tüm bunları dikkate alarak bana bu ödülü vermeye karar verdiler. Bence ödülün en önemli yanı, insanı onure etmesi. Çünkü biz kendi coğrafyamızda devlet tarafından sürekli suçlanan, cezalandırılan ve tehdit edilen insanlarız. Birilerinin insan hakları adına bunu görüp ödül veriyor olması önemli. Bu, verdiğimiz mücadelenin hala dünya ölçeğinde değer gördüğünü gösteriyor. Ödüllerin bir başka yanı da koruyucu bir etkisinin olması. En azından insanlar daha dikkatli davranmak zorunda hissediyor kendilerini. Bu nedenle ödül benim için onur verici. Üzücü olan ise gidip ödülü bizzat alamayacak olmam.
Bunca dava ve yurt dışı yasağına rağmen Türkiye’de kalmayı tercih ettiniz. Ödülü gidip alamayacak olmanız size ne hissettiriyor?
31 Mayıs’taki törende benim adıma ödülü siyasetçi Berivan Aymaz alacak. Ben de Zoom’dan bağlanarak canlı bir konuşma yapacağım. Oraya gidemesem de buradaki hak ihlallerini anlatacağım.
Şunu söyleyeyim; ben bu kadar ceza verilmesine rağmen hiçbir zaman yurt dışına gitmeyi düşünmedim. Cezaevinde de çok sayıda arkadaşımız var, orada da bir hayat ve bir mücadele var, diye baktım. Bu nedenle gitmek hiçbir zaman aklımın ucundan geçmedi. Hatta bir konsolosluk bana “Size vize verelim, gelin” teklifinde bile bulundu ama kabul etmedim. Gidenlere hiçbir zaman olumsuz bakmıyorum tabii. Bu çok doğal bir durum. İnsanların hayatları, çocukları ve gelecek kaygıları var. Ama benim çocuğum yok, yalnızca kedilerim var. Bu nedenle daha özgür hareket edebiliyorum.
Bütün devletler aslında birbirine benziyor. İnsan Hakları Derneği Eşbaşkanı olarak heyetlerle yaptığımız görüşmelerde hep şunu söyledim: Türkiye Cumhuriyeti Devleti birçok uluslararası sözleşmenin tarafı. Aslında birçok konuda yeni bir yasal düzenlemeye bile gerek yok. Bu sözleşmelere uyulsa ifade ve örgütlenme özgürlüğü, işkence görmeme hakkı ve özel hayatın gizliliği zaten güvence altına alınmış olurdu. Ancak Türkiye bunların tamamını ihlal ediyor. Yurt dışından gelen heyetler bize sürekli “Çok üzülüyoruz” diyor. Ben de onlara hep aynı cevabı veriyorum, “Üzülmeyin, siz suç ortağısınız.” Çünkü bu sözleşmelerin tarafı olan Avrupa Birliği ülkeleri, denetim mekanizmalarını birbirlerine karşı işletmiyor. Türkiye’ye karşı da işletilmiyor. Oysa Türkiye, Anayasa’nın 90. maddesiyle uluslararası hukukun üstünlüğünü kabul etmiş durumda. Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararlarının bağlayıcılığı açık olmasına rağmen bunlar uygulanmıyor ve hiçbir sonuç doğurmuyor. Bunun nedeni ise Türkiye’nin sığınmacıları Avrupa’ya göndermemesi. Devletlerin ilişkilerinde insan haklarının kırıntısının bile önemi yok. Bu nedenle bize ödül verenler devletler değil, insan hakları örgütleri oluyor. Başka bir ülkedeki insan hakları örgütünün size ödül vermesi önemli. Ben yapacağım konuşmada Almanya’yı da eleştireceğim. Çünkü Almanya bugün dünyanın birçok yerindeki savaş ve çatışmalarda güçlüden yana tavır alan, silah satan bir ülke.
10 yıla yakın bir süredir yurt dışına çıkış yasağınız devam ediyor. Bu durum Türkiye’de düşünce ve ifade özgürlüğünün mevcut haline dair ne söylüyor?
Sadece ben değil, binlerce hak savunucusu kendisini bu ülkede rehin alınmış gibi hissediyor. Özellikle 2015’ten bu yana sivil toplumun üzerinden adeta bir silindir geçti. 1990’lı yıllarda işkence, gözaltında kaybetmeler ve köy yakmalar çok yaygındı; çok ağır ihlaller yaşanıyordu. Ancak ifade özgürlüğü açısından bugüne kıyasla daha rahat bir ortam vardı. En azından bir şey söylediğiniz ya da yazdığınız zaman hemen tutuklanmıyordunuz. Şimdi ise bir paylaşım nedeniyle bile anında tutuklanabiliyorsunuz.
Bir panele gittiğimde artık kitlenin nasıl tepki vereceğini düşünüyorum. Çünkü ırkçılığı ve milliyetçiliği çok geliştirdiler. Eskiden sosyal medya hesaplarını kapatan insanlara çok kızardım, şimdi ben de hesaplarımı kısıtlamak zorunda kalıyorum. Her sabah “sarı torba” fotoğrafları ve tehdit mesajlarıyla uyanıyorum. Bunları görmek istemiyorum.
Irkçı söylem kullananlar ise bu coğrafyada son derece özgür bir şekilde siyaset yapabiliyor. Bunun son örneklerini Amedspor forması giydirilmiş bir bebeğe yönelik ırkçı paylaşımlarda ve şampiyonluk kutlamaları nedeniyle tutuklanan insanlarda gördük. Küçücük bir bebeğe yönelik bu düşmanlığı anlamak mümkün değil. İnanılmaz ölçüde bir ırkçılık üretildi. Kendimizi özgür hissetmiyoruz.
Bugüne kadar uluslararası alanda hangi ödülleri aldınız?
2002 yılında Uluslararası Af Örgütü İnsan Hakları Ödülü’nü aldım. 2005’te ise Theodor Haecker Cesaret Ödülü ve Aachen Barış Ödülü’ne layık görüldüm. Hrant Dink Ödülü’nü Türkiye’de aldım. Ayrıca Orhan Doğan adına verilen ödülü, Martin Ennals Ödülü’nü ve Olof Palme Ödülü’nü aldım.
Sadece Uluslararası Af Örgütü, Theodor Haecker ve Aachen Barış Ödülü’nü gidip bizzat alabildim. Diğer uluslararası ödüllerin hiçbirine katılamadım.
Uluslararası alanda düşünce özgürlüğü mücadelesi nedeniyle takdir edilirken, kendi ülkenizde cezalandırılıyor olmanızı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu bana şaşırtıcı gelmiyor çünkü bu coğrafyayı tanıyorum. Burada tamamen resmi ideolojiye dayalı bir tarih anlayışının dayatıldığını çok iyi biliyorum. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de baskılar yoluyla bu resmi tarihi sürdürmeye çalışıyor. Çünkü gerçek anlamda düşünce özgürlüğü olsa birçok yalan ortaya çıkacak. Bence mesele tam olarak bu, bir sistem meselesi.
Toplumun büyük bölümü de devlet gibi düşünüyor. Kendisine ne dayatıldıysa onu benimsemiş durumda. Örneğin, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin kullandığı bazı binalara bakanlık el koyuyor, belediye “bizim”, bakanlık “bizim” diyor. Oysa ikisinin de değil. İzmir Belediye Başkanı da bu yapıların geçmişte gayrimüslimlere ait olduğunu söylüyor ama ardından “devlete geçti” ifadesini kullanıyor. Hayır, devlete geçmiyor; devlet el koyuyor. Soykırım malları üzerinden oluşmuş bir burjuvazi var. Sabancıların, Koçların geçmişine bakın, o servetin nasıl edinildiği görülebilir. Bu gerçeklerin ortaya çıkması istenmiyor. İfade özgürlüğünün engellenmesinin en büyük nedenlerinden biri de bu.
Bu duruma Gezi Parkı örneğini de ekleyebilir miyiz? Çünkü Gezi Parkı da bir Ermeni mezarlığının üzerine kurulmuştu…
Kesinlikle. Gezi Parkı eylemlerine katılanlar da bunu söylemiyor. Bir mezarlığın üzerine inşa edilmiş park yıkılmasın diye toplumsal muhalefet yürütülüyor ama oranın bir mezarlık olduğu, özür dilenmesi ve sahiplerine iade edilmesi gerektiği konuşulmuyor. Altında hala ölüler yatıyor.
Bu resmi ideoloji bize dayatılmış ve kendisini en solda tanımlayan insanlar bile bunu kabul etmiş durumda. Bu coğrafyada ifade özgürlüğü denildiğinde benim anladığım şey, 1915 Ermeni Soykırımı’nı, Kürdistan’daki katliamları, Dersim Soykırımı’nı ve Türkiye’nin Kıbrıs’taki askeri varlığını özgürce konuşabilmektir. Bunları konuşamıyorsak ifade özgürlüğü yok demektir.
Hakkınızda yıllardır açılan davalar, verilen cezalar ve getirilen kısıtlamalar daha geniş bir baskı ikliminin parçası mı?
İnsan hakları mücadelesi boyunca öğrendiğim en önemli şey şu oldu: “Henüz zamanı değil, toplum hazır değil” denilen şeyi beklememek gerekiyor. Çünkü o zaman hiç gelmeyecek.
Ben gemileri yakmış bir insanım. Yarın beni yeniden hapse koyabilirler, oradan da konuşmaya devam ederim. Biz gözümüzün önünde katledilen insanlar gördük, yakılan köyler gördük, askeri araçlara bağlanarak sürüklenen cenazeler gördük, uzuvları kesilen insanlar gördük. En yakın arkadaşlarımızın otopsilerine girdik ve bunların hiçbirinin faili bulunmadı. Bizi artık durduramazlar, vazgeçiremezler. Ömrüm yettiği sürece bunları anlatmaya devam edeceğim.
Gerhart Rudolf Baum kimdir?
Gerhart Rudolf Baum, 28 Ekim 1932’de Dresden’de doğdu. Alman liberal politikacı, avukat ve insan hakları savunucusudur.
Almanya’da 1970’lerde Willy Brandt ve Helmut Schmidt hükümetlerinde müsteşar ve bakanlık görevlerinde bulunan, daha sonra da Birleşmiş Milletler’de ülkesini uzun yıllar temsil ederek İnsan Hakları Komisyonu Sorumluluğunu üstlenen Gerhart Baum, yaşamı boyunca temel özgürlüklerin korunması için mücadele etti.
Liberal çizgideki FDP’nin (Hür Demokrat Parti) önde gelen isimlerinden olan Baum, güvenlik ve terörle mücadele gerekçeleriyle çıkarılan, insan haklarını kısıtlayan yasalara karşı kararlı duruşuyla tanınıyordu. Bu düzenlemelerden bir kısmı onun açtığı davalar sayesinde Almanya Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Aynı zamanda ülkedeki yükselen ırkçılık ve aşırı sağa karşı da aktif bir mücadele yürüttü.
Siyaset sonrası dönemde özellikle düşünce ve ifade özgürlüğü, veri koruma, ırkçılıkla mücadele ve insan hakları alanlarında aktif oldu. Birleşmiş Milletler’de Sudan İnsan Hakları Özel Raportörü olarak da görev yaptı.
Baum ve eşi Renate Baum’un 2007’de Köln’de kurduğu vakıf, 2016’dan bu yana her iki yılda bir, baskılara ve tehditlere rağmen insan hakları için çalışan kişi ve kurumları ödüllendiriyor. 10 bin euro para ödülü de içeren bu onura bugüne dek “Sürgündeki Kadınlar (Women in Exile)” ve HAMi (Almanya’da sürgündeki Afgan kadınlar girişimi) gibi örgütler layık görüldü.
15 Şubat 2025 tarihinde Köln’de 92 yaşında hayatını kaybetti. Ölümünden sonra da özgürlükçü-liberal mirası ve ödülüyle anılmaya devam ediyor.
Bunca baskı ve yargılamaya rağmen mücadeleye devam etmenizi sağlayan şey nedir?
Katledilen arkadaşlarımıza duyduğumuz borç. Eğer gitseydim mutlu olamazdım, kendimi tanıyorum. Burada kalmayı kendi irademle seçtim. Konfor alanına çekilmek yerine riskli alanlarda kalmayı tercih ediyorum.
Son olarak bu ödül vesilesiyle hem Türkiye kamuoyuna hem de uluslararası insan hakları çevrelerine vermek istediğiniz mesaj nedir?
Her şeyden önce bu coğrafyanın barışa ihtiyacı var. İfade özgürlüğü mücadelesini büyütebilirsek barışçıl çözümlerin daha hızlı gelişeceğine inanıyorum. Dayanışmayı büyütmeye ihtiyacımız var.