Faşist gerçekçilik çağında direnişin estetiğine doğru
- "Biz" asla tarafsız değil. Bu "Biz", faşizme, emperyalizme ve kapitalizme karşı bir reddedişle oluşan bir kolektif. Ortak bir projede temellenir, kökende ya da kimlikte değil. Bu "Biz" hazır, verili bir şey değil; dayanışma, hayal gücü ve itiraz yoluyla inşa edilmesi gerekir. Onu bugüne taşımak, onu genişletmek demek.
- Bugünün dayanışması ise ırksallaştırılmış kapitalizmle, yerleşimci sömürgecilikle, ekolojik tahribatla ve gezegensel yerinden etmeyle yüzleşmek zorunda. Ayrıca, uzun zamandır bu güçlere karşı savaşan yerli ve ırksallaştırılmış halkların perspektiflerini merkeze almak zorunda.
- Weiss bizi umuda inanmaya çağırmıyor. Bunu, gelecek garanti olduğu için yapmıyor; aksine, başka türlü yaşamak dünyayı kesin ve son hâliyle kabul etmek anlamına geleceği ve böylece yaşamı dayanılmaz kılacağı için yapıyor. Umut, içinde bulunduğumuz geçici düzeni ebediymiş gibi kabul etmeyi reddetmektir.
Fabian Saul* - Çeviri: Yeni Özgür Politika
Ortalıkta bir söylenti dolaşıyor: umutsuzluk söylentisi. Yayın kurullarında, kültür kurumlarında, makalelerde ve podcastlerde; dünyadaki her olayı açıklayabileceklerine uzun süredir inanmış olanların dilinde… Şaşkınlık modunda aktarılıyor bu söylenti, geç kalınmış bir uyanış ya da hiçbir şey yapmadan ayaklarının altındaki zemini kaybetmiş olma haliyle… Sanki dünya artık beklendiği gibi davranmıyormuş gibi… “Kurallara dayalı uluslararası düzen”, “liberal demokrasi dili”, “ilerleme ve regüle edilmiş şiddet”in birleşik anlatısı… Ki bu anlatı hem liberal hem de sağcı Batı gazeteciliği tarafından beslenmiş, Batı/beyaz üstünlükçü düşüncede değişen derecelerde kök salmış. İşte tüm bunlar artık aşınmaya başlıyor… Burada dikkat çeken şey, felaketin boyutu değil; artık onun hangi açıdan, ne yönüyle bir felaket olarak algılandığı.
Ama biz başka bir yerden başlayalım: Alman-İsveçli yazar Peter Weiss, Nasyonal Sosyalizm'e ve onun suç ortaklarına karşı komünist direnişi anlatan devasa üçlemesinde, Direnişin Estetiği üzerinde neredeyse on yıl çalıştı. Tarihin nasıl bittiğini biliyordu. İdamları, ihanetleri, devamlılıkları biliyordu. Faşizmin 1945'te sadece çöküp gitmediğini, hayatta kaldığını biliyordu: kurumlarda, sermayede, dilde yeniden örgütlendiğini. Yine de ona karşı direnişi yazdı.
Geri tepme şoku!
Weiss'i anmak tarihsel bir çıkış değil. Onun yapıtı, içinde bulunduğumuz anı ölçebileceğimiz bir kıstas işlevi görebilir. Zira bugün şok olarak deneyimlenen şey (sanki düzen kendi kurallarını ancak şimdi yeni yeni ortaya koymaya başlamış gibi), Weiss için zaten çoktan açıktı: faşizmin şiddeti regüle edilmiş bir biçimde devam ediyordu, rutinlere, yargı kararlarına ve zorlamalara dönüşmüştü; istisnai olanı normal, ölümcül olanı gerekli, adaletsizliği düzen olarak sunan bir dile bürünmüştü.
Bu düzenin vahşeti yeni değil. Yeni olan, bu vahşetin artık sadece periferiye özgü olmaktan çıkıp merkezde de görünür hale gelmesi. Bu açıdan bakıldığında, bugünü Aimé Césaire'in tanımladığı o emperyal choc en retour olarak okumak mümkün.
"Choc en retour" yani “geri tepme şoku”, Aimé Césaire'in meşhur kavramı ve sömürgelerde uygulanan şiddet, baskı ve insanlık dışı muamelenin bir gün imparatorluğun merkezine dönerek orada da benzer yöntemlerle iç siyasete uygulanmasını ifade eder. Yani sömürgecilik "orada" kalmaz, "buraya" da sirayet eder; faşizm, ırkçılık, ayrımcılık ve şiddet biçimleri önce "öteki" üzerinde denenir, sonra eve gelir. Césaire'nin ünlü sözüyle: "Bir sömürgeci toplum, bir uygarlığı reddeden, barbarlığı meşrulaştıran, şiddeti alışkanlık haline getiren bir toplumdur; bir süre sonra bu şiddet, iç siyasette de kendini gösterir."
Neoliberalizmin “umut” ve “özgürlük” ilişkisi
2008'deki Obama kampanyasından bu yana "umut" kavramının akıbeti, "özgürlük" kavramının akıbetine benziyor. Neoliberalizm her iki kavramın da içini boşalttı. Günümüzde onlardan bahsedilirken çoğunlukla tarihsel bağlamlarından koparılıyorlar; ne geçmişin tahakküm karşıtı mücadeleleriyle ne de başka bir geleceğin mümkün olduğu fikriyle ilişkilendiriliyorlar. Anlamsal açıdan bakıldığında, toplumun "merkez"inin düzenlediği bir AfD karşıtı gösteriye benziyorlar: öyle bir gösteri ki, iktidar açısından masumdur, bu yüzden polis müdahalesi gerekmez. Oysa aynı dönemde Filistin yanlısı protestolar haftalarca şiddetle bastırılıyor. Tüm bunlar, temel bir toplumsal dönüşümün demokratik çoğunluklar yoluyla sağlanıp kalıcı hale getirilebileceği gibi yanlış bir varsayıma dayanıyor.
Obama'nın 2008'deki "Umut" (Hope) kampanyası, bir duygu olarak umuttan çok, dönemin eleştirmenleri tarafından "neoliberal bir imge" ve "bir yönetim teknolojisi" olarak görüldü. “Umut" ve "özgürlük" kavramları Obama kampanyasıyla birlikte neoliberalizm tarafından sistematik olarak araçsallaştırıldı.
Burada çöken şey, sadece belli bir jeopolitik durum değil; aynı zamanda bir "gerçekçilik" anlayışının inandırıcılığı ve kaçınılmazlığı. Yani onlarca yıldır içinde yaşadığımız anı düzen olarak, güvenlik olarak ve zorunluluk olarak "başka alternatifi yokmuş" gibi sunan anlatı çerçevesi.
Kapitalizmin sonunu hayal etmek…
Liberal evrensellik fikri (insan hakları, uluslararası hukuk, demokratik erdemlilik) ta özüne kadar çatırdıyor. Bunu, Kanada Başbakanı'nın Davos'taki konuşmasındaki şu sözler de dile getiriyor: "[...] biliyorduk ki, uluslararası hukuk, sanığın ya da kurbanın kimliğine göre farklı sertliklerde uygulanıyordu. Bu kurgu işe yarıyordu [...]."
Bir zamanlar başkaları için tehlike olan şeyler (güçlendirilmiş sınırlar, muhalefetin suç sayılması, iktidarın keyfiliği, her türlü gerçeğin anlamsızlaşması) artık uzun süre bu tehlikeden korunduğuna inananların da ufkuna girdi. Şimdi normların çöküşünden şikâyet edenlerin büyük bir kısmı, bu normlar beyaz olmayan, Avrupalı olmayan, burjuva olmayan bedenler için hakların sistematik olarak askıya alınmasına dayandığı sürece neredeyse tamamen sessizdi.
Mark Fisher, bu duruma "kapitalist gerçekçilik" adını vermişti: mevcut kapitalist sistemin dışında herhangi bir dönüşümü hayal edememe hali. Fredric Jameson'dan ödünç aldığı şu sözle ünlendi: “Dünyanın sonunu hayal etmek, kapitalizmin sonunu hayal etmekten daha kolay.”
Fisher, teorisini 2008 finans krizinin yankıları içinde geliştirdi. Bu kriz, o zamana kadar kendini "tarihin sonu" olarak (yani bütün diğer sistemleri aşmış nihai sistem olarak) tanımlayan liberal-demokratik-kapitalist dünya düzeninin dokusunda bir delik açmıştı. Ama 2008'den sonra bile bu gerçekçilik çökmedi, aksine daha da pekişti. Eleştiriyi yeniden içine aldı, muhalefeti estetize etti, sürekli krizi normallik olarak yönetti. Kapitalizmin, “içinde yaşayanların desteğine” değil, yalnızca “statükoyu sürdürmek isteyenlerin suç ortaklığına” - diğer bütün ideolojilerden daha fazla - dayandığını bir kez daha gösterdi.
Ve böylece, yazarların, gazetecilerin ve kültürel yumuşak güç yoluyla bu sistemin istikrarına katkıda bulunan herkesin sorumluluğuna geliyoruz.
“Bir şeyler ters gidiyor" hissi…
Çünkü gerçekçilik sürekliliğe dayanır: içinde bulunduğumuz an ne kadar vahşi olursa olsun, onu istikrarlı bir ufuk içinde anlaşılır kılma hissine. İşte tam da bu ufuk şimdi sallanmaya başlıyor. Yaygın, belli belirsiz bir (sınıf) bilinci yayılıyor: "bir şeyler ters gidiyor" hissi. Bu his, sadece iktidardakilerin hedefleri bu kadar şeffaf hale geldiği için değil, iktidarın yapısı bizzat kaydığı için ortaya çıkıyor.
Tekno-faşist devrim!
O halde kriz aynı zamanda bir anlatı krizi: anlatının taşıyabileceği gerçekliklerin ve ortaya çıkan her bir gerçeğin talep ettiği hukuki ve siyasi sonuçların krizi.
Giderek artan sayıda ses, kapitalizmin kendisinin yerini başka bir şeye bıraktığını savunuyor: umulan proleter devrime değil, tepeden inen bir tekno-feodal, tekno-faşist devrime. Bu yeni düzende dijital platformlar feodal beylere dönüşüyor; mülkiyetin yerini "erişim" alıyor; egemenlik ise halkın ortak malı olanın çitlenerek özel mülke dönüştürülmesi (enclosures), verilerin tekelleştirilmesi, lojistik ağlarının kontrolü ve bağımlılık yoluyla icra ediliyor. "Teknofeodalizm" kavramının kalıcı olup olmayacağı, onun gösterdiği şeyden daha az önemli: Üretim ve tahakküm biçimi değiştiğinde, iktidarın konumu da değişir - ve onunla birlikte eleştirinin adresi de.
Kriz aynı zamanda bir anlatı krizi
İşte tam da bu yüzden, sözcüklerle çalışanların - yazarların, gazetecilerin - sorumluluk üstlenmesi kaçınılmaz oluyor. Çünkü emperyal şiddetin kendisi yeni değil; ama şu kesinlikle yeni: emperyal güçler artık kendi yapılarını gizlemeye, onları "gerçekçilik" diye sunmaya zahmet etmiyorlar. Bu değişim, daha büyük bir paradigma kaymasının işareti. Tekrar edelim: kriz aynı zamanda bir anlatı krizi - yani bir anlatının hangi gerçeklikleri taşıyabileceğinin ve ortaya çıkan her gerçeğin hangi hukuki ve siyasi sonuçları talep etmesi gerektiğinin krizi.
Yani tehlikede olan sadece iktidarın nasıl davrandığı değil, aynı zamanda direnişin nasıl görünür hale geldiği. İşte bu sorun, Peter Weiss'ın yapıtının tam kalbinde yer alır. Weiss'ın ısrarla söyleyeceği gibi, mesele sadece neye karşı direnildiği değil, direnişin tarih içinde nasıl okunabilir kılındığıdır.
Direniş Estetiği…
Weiss'ın yapıtında gerçekleştirdiği bu kayma çok belirleyici. Başlangıçta Direnişin Estetiği'ni bir dizi portre olarak tasarlamıştı: bireyler, onların taktikleri, yaşamları. Ama sonra ağırlık merkezi değişti. Artık direnişin kendisi değil, onun estetiği girdi başlığa. Weiss'ın estetikten kastı üslup ya da gösteri değil; kastettiği şey, direnişin algılanabileceği, hatırlanabileceği ve aktarılabileceği koşullar. Yani sözcüklerin, sanatın, edebiyatın bu süreçte oynadığı roldür. Bunların, gösteri yapmanın ve statükodan çıkar sağlayanlara hizmet etmenin ötesinde bir işleve kavuşması.
Weiss geç gelmiş biri olarak yazdı. Direnişin içinde yer almamıştı. Genç bir adam olarak ailesiyle Almanya'dan kaçtı ve savaşı sürgünde geçirdi. Romanındaki "ben", mücadelenin içinden değil, onun yankısından konuşur. Tereddütlüdür, kahramanlık taslamaz, sonradan gelmiş olmanın izlerini taşır. Ama bilir ki susmak daha kötüdür. Edebi çalışma onun için bir tür göreve dönüşür. Weiss, edebiyatın geçmişi geri getiremeyeceğini ya da ölüleri diriltemeyeceğini biliyordu. Ama iktidarın unutturmak istediklerini koruyabilirdi: kendi güdülerini, ihanetin hatırasını, direnişin izlerini. Onun geç kalmışlığı bir mazeret değildi; aksine, görevi daha da keskinleştirdi.
Direnişin Estetiği, hiçbir zaman gerçekleşmemiş bir ülkeden söz eder: Doğu'da da Batı'da da ortaya çıkışı engellenmiş, otorite karşıtı ve faşizm karşıtı bir Almanya'dan bu. Batı'da Weiss fazla komünist bulunuyordu, Doğu'da ise fazla anti-Stalinist. Geride bıraktığı soru nostaljik değil, ucu açık bir soru: Kendisine yeni bir yüz verebilecek olanların neredeyse tamamından yoksun bırakılmış bu ülkeye ne olmalıydı?
Weiss'ın romanını bir el kitabı gibi okuduğumuzda, şimdiki zamanın tam da içinde - olası dünyaların en kötüsü gibi görünen şeyin ta kendisinde - başka geleceklerin de dokunmuş olduğunu hatırlatır bize. Kültürel üretim araçlarına erişimi olanların bir sorumluluğu var: bu geleceklerin izini sürmek, onları güçlendirmek ve bir sonraki mücadeleye taşımak. Estetik muhalefet, sembolik protestonun ötesine geçmeli ve otoriter yeniden örgütlenmeye maddi olarak karşı koyabilecek kalıcı karşı yapılar inşa etmeli.
Umut…
Weiss şunu söyler: “Umut ettiğimiz şey gerçekleşmese bile, bu umutlarımızdan bir şey eksiltmez.” Yani umutlarımızın sonuç vermesi şart değil; umut etme eyleminin kendisi ve başka bir dünyanın mümkün olduğu fikri bundan etkilenmez.
Weiss'taki "Biz" asla tarafsız ya da çoğunlukçu değil. Bu "Biz", faşizme, emperyalizme ve kapitalizme karşı bir reddedişle oluşan bir kolektif. Ortak bir projede temellenir, kökende ya da kimlikte değil. Bu "Biz" hazır, verili bir şey değil; dayanışma, hayal gücü ve itiraz yoluyla inşa edilmesi gerekir. Onu bugüne taşımak, onu genişletmek demek.
Elbette Weiss'ın kör noktaları var: göçmen emeği, Afro-Alman direnişi, Avrupa sol hareketleri ile sömürgecilik karşıtı küresel mücadeleler arasındaki bağlantılar gibi. Onun miras aldığı enternasyonalizm, sınıfın ırk, cinsiyet ve coğrafya aracılığıyla nasıl yaşandığını tam olarak kapsamıyordu. Bugünün dayanışması ise ırksallaştırılmış kapitalizmle, yerleşimci sömürgecilikle, ekolojik tahribatla ve gezegensel yerinden etmeyle yüzleşmek zorunda. Ayrıca, uzun zamandır bu güçlere karşı savaşan yerli ve ırksallaştırılmış halkların perspektiflerini merkeze almak zorunda.
"Faşizmin Siyahi Eleştirisi"
Örneğin, Siyahi kurtuluş hareketinde köklenen hapsedilme karşıtı (abolitionist) antifaşizm, sadece aşırı sağ hareketlerle mücadeleye odaklanmaz. O, liberal demokrasilerin içinde faşist iktidarı ortaya çıkaran toplumsal ve kurumsal koşulların dönüşümüne odaklanır – bunlara emperyalizm, ırkçı kapitalizm ve devlet şiddeti de dahildir. Bu yaklaşım, sömürgecilik ve ırkçılık karşıtı mücadeleye dayanan enternasyonal dayanışmayı savunur.
Vanessa E. Thompson, yakın tarihli "Faşizmin Siyahi Eleştirisi" başlıklı makalesinde şunu vurguluyor: Faşizm siyahi eleştirisi, "faşistleşmeyi liberal demokrasinin karşıtı olarak değil, liberal-demokratik rasyonalitelerin içine gömülü olarak anlamaya" katkıda bulunur.
Direnişin Estetiği'nden sonra Weiss'ın son oyunu Yeni Dava, Kafka'ya geri döner. Bir mahpusun hücresinde, tavana yakın bir yerde, bir pencere var. Bu pencereden, kesintisiz şekilde görülmekte olan bir davanın gürültüsü duyulur. Bu gürültü, o odada yaşayan kişinin çabalarından tamamen bağımsız olarak işleyen bir iktidarı gösterir.
İktidar…
Yeni Dava anlatır ki: İktidar bir kader değildir, gizli bir niyet de değildir. İktidar, bir yapı, bir rutin, normalliğin sıradanlığı. Bu öyle bir gerçekçiliktir ki, iç işleyişinin takip edilmesi zor. Ama dinlemeyi öğrendikten sonra onu her yerde duyabilirsiniz. Bu gerçekçilik belki bir çıkış yolu göstermez, ama büyülenmişliğinizi bozar.
Weiss'ta umut bir kurtuluş değil, bir reddediş: yapıyı kaderle, tahakkümü komployla, var olanı var olması gerekenle karıştırmayı reddetmek. Pencere bir alana açılmaz; sadece bir yönelimi işaret eder.
Umut iyimserlik değil, bir sorumluluk
Bu açıdan bakınca umut, bizimle birlikte odada olduğunu hissettiğimiz bir duygu olmaktan çıkar. Kırılgan bir beceriye dönüşür: dünyanın göründüğü haliyle düşünülmüş tek dünya olmadığı bilgisine tutunmak. Bu bilgi, Rojava'nın demokrasisinde, Filistin direnişinde, antifaşist ve antikapitalist mücadelelerde, her şeye rağmen savaşan sol sendikalarda ve yerli kolektiflerinde yaşar. Bu bilgi şudur: Başka gelecekler vardı - ve onlar yenilgiye uğratıldı. Ama bu yenilgi, direnme zorunluluğunu ortadan kaldırmaz.
Walter Benjamin şöyle der: “Sadece umutsuz olanlar için umut vardır, umut, ancak umutsuzlara verilmiştir. Umut bir teselli değildir. Tamamlanmamış mücadelelere bağlı kalmaktır. Son sözü yenilgiye bırakmamaktır. Umut iyimserlik değil, bir sorumluluktur."
Umut etmek, zafer mümkün olduğu için değil, (bir başka dünya hayali ve ona yönelmek olarak) umudu kaybetmek dayanılmaz olduğu için. Ve kapitalist gerçekçiliğin dokusunun yırtıldığı, ortaya çıkan yeni düzenin hâlâ değiştirilebilir ve kırılgan göründüğü şu andan daha iyi bir zaman olabilir mi bu sorumluluğun hakkını vermek için?
Ütopya hep gerekli olur
Peter Weiss der ki: "Umut ettiğimiz şey gerçekleşmemesi, umutlarımızdan bir şey eksiltmez. Umutlar gene de kalır. Ütopya hep gerekli olur. Umutlar daha sonra da sayısız kez alevlenecek, üstün gelen düşman tarafından söndürülecek ve yeniden uyanacak.”
Weiss bizi umuda inanmaya çağırmıyor. Gelecek hâlâ ufukta açık bir ihtimalmiş gibi davranmaya çağırıyor. Bunu, gelecek garanti olduğu için yapmıyor; aksine, başka türlü yaşamak dünyayı kesin ve son hâliyle kabul etmek anlamına geleceği ve böylece yaşamı dayanılmaz kılacağı için yapıyor.
Umut, bir “çıkış yolu” değil.
Umut, içinde bulunduğumuz geçici düzeni ebediymiş gibi kabul etmeyi reddetmektir.
* Fabian Saul yazar, besteci ve Flaneur dergisinin yazı işleri müdürüdür. Son olarak Die Trauer der Tangente (2024, Matthes & Seitz) adlı romanı ve Die Ästhetik des Widerstands – Variationen zu Peter Weiss (2025, Deutschlandfunk) adlı radyo oyunu yayımlandı. Eserleriyle Alfred-Döblin Madalyası da dahil olmak üzere birçok ödül aldı.