
Zamanın durduğu anlardan birine tanıklık eden dünya 9 Ocak 2013 tarihinde Paris’te Kürt Enformasyon Bürosu’nda devrimci üç kadının, üç Kürt kadın siyasetçinin, Sakine Cansız (Sara), Fidan Doğan (Rojbîn) ve Leyla Şaylemez’in (Ronahî) bir suikast sonucu katledilmesine uyandı. PKK’nin kurucu kadrolarından olan Sakine Cansız yaşamıyla olduğu kadar ölümüyle de Kürt halkının mücadelesini dünyaya anlatırken genç ömürlerine onurlu bir mücadelenin sürgünlerini, arayışlarını ve büyük umutlarını işleyen Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez ile dünya 40 yıldır süren bir savaşın üç neslinin dünya egemen güçleri tarafından katline tanık olur. Fidan Doğan’ın ikna yeteneği, çalışkanlığı ve zorluklar karşısında ki sağduyulu yaklaşımıyla ön planda olduğunu söyleyen yakınları ondan çok şey öğrendiklerini belirtirken Leyla Şaylemez’in Kürt ulusal mücadelesine bağlılığı, hızlı ve cesur kişiliği ile sosyal çevresinde sevilen, çalışmalarında başarıda inat eden bir kişilik sahibi olduğu belirtildi.
Rojbîn: Komploya cevap verebilirim
Fidan Doğan, yeri yurdu göçlere, sürgünlere yol olan, Maraş katliamını izlerini taşıyan Kürt Alevilerinin yoğun olarak yaşadığı Maraş’ın Elbistan İlçesinde 17 Ocak 1982 tarihinde doğdu. Avrupa’ya göç eden bir ailenin dört çocuğundan biriydi. Ve ailesinin Avrupa’ya göçünden sonra Fidan Doğan köyde akrabalarının yanında kalmıştı. 9 yaşında Fransa’da olan ailesinin yanına gitti. Gider gitmez okula başladı. Bir iki yıl içinde gerek dil, gerek kıvrak zekâsıyla olsun başarılı bir öğrenci oldu. Okul arkadaşları ve öğretmenleri tarafından çok sevildi. Okul yıllarında başlayan sorgulama, merakı onda toplumsal sorunlara ilgiyi de beraberinde getirdi. Ailede Bülent Doğan ve Elif Şimşek mücadeleye katıldığı için belli bir yurtseverlik bilinci de vardı. Hollanda’da gerçekleştirilen Mazlum Doğan Festivali’ne katıldığında ilk defa geniş Kürt kitlesiyle karşılaştı. Ondan sonra Kürt Özgürlük mücadelesinde aktif olarak yer almaya başladı. Lise öğrenimini Strasbourg’ta tamamladı.
1999 yılından itibaren aktif bir şekilde Avrupa’daki çalışmaların içinde yer aldı. 15 Şubat 1999 yılında Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın komplo sonucu Türkiye’ye teslim edildiği dönemde komploya nasıl cevap olacağını düşündükten sonra diplomasi ağırlıklı çalışmalara yöneldi. “Komploya daha fazla çalışarak cevap verebilirim” sözü onun duruşunu, yaklaşımını belirledi. Gençlik ve kadın alanlarında çalışan Doğan, 2002 yılından bu yana Avrupa’daki diplomasi faaliyetlerinin içinde yer aldı. Kürdistan Ulusal Kongresi (KNK) üyelerinden olan Doğan, kuruluşun Paris temsilciliğini yürütüyordu. 9 Ocak’ta katliamdan sonra tüm dünya ayağa kalktı. 17 Ocak’ta Amed’de yüzbinlerce kişinin katılımıyla yapılan törenin ardından Fidan Doğan’ın cenazesi Maraş’ın Nurhak İlçesi’ne bağlı Barış Beldesi Hançıplak köyünde toprağa verildi. Cemevi ve Kültür Merkezi’ne getirilen Fidan Doğan’ın cenazesi için düzenlenen törenin ardından cenaze defnedildi.
Baba Doğan: Rojbîn iyi bir dosttu
Fidan’ın babası Hasan Doğan, “Rojbîn sabırlı, inançlı ve iradesine güvenen biri olduğu için neye, nerede, nasıl tavır göstereceğini biliyordu. Kendisini ikna yöntemiyle kabul ettirmeyi çok iyi bir şekilde başarıyordu. Her şeye hemen cevap verme yerine ortamı, sorunun ağırlığını, karşısındakinin psikolojisini veya tepkilerini ölçmeye çalışarak, cevap olmayı tercih etmesi onun önemli bir özelliğiydi. Aile içinde de bunu sergiliyordu. Kardeşleriyle ilişkilerinde ikna yöntemi, anlama ve çözmeyi önemsiyordu. Ailede, geniş aile çevresinde, arkadaşları arasında ve yoldaşları arasında sevilmenin en önemli nedenlerinden birinin bu olduğuna inanıyorum. Rojbîn, her şeyden önce dinlemesini ve anlamaya çalışmasını sabırla gerçekleştiriyordu. Kendisine karşı dürüst olmasını, dolayısıyla karşısındakine dürüst davranmayı ilke edinmişti” dedi.
‘Rojbîn’den öğrendiğim çok şey var’
“Benim için Rojbîn iyi bir arkadaş, dürüst bir insandı. Onda öğrendiğim çok şey var” diyen baba Doğan, kızının Aleviliğe sahip çıktığını belirtti. Doğan, Fidan’ın cenazesinde Kürt Alevilerinin yanında olmadığını belirterek, “Benim kızım Aleviliğin düştüğü bu durumdan dolayı Aleviliğe, kimliğine sahip çıkarak, onu savunarak ve ölüme aldırış etmeden hakları ve inancı için hakka yürüdü. Yürümeyenler utansın. Onların hiçbiri kızımın, şehitlerimin ayaklarına su bile dökemezler. Benim kızım, bir adalet arayışçısıdır. Elinde temiz bir yürek ve inanç vardı. Başka hiç bir şey yoktu” ifadesini kullandı.
Leyla doğar doğmaz polisle tanıştı
Aslen Diyarbakır’ın Lice İlçesinden olan Leyla Şaylemez, 8 çocuklu bir ailenin beşinci çocuğu olarak, 1988 yılında, Mersin’in Yenişehir İlçesinde dünyaya geldi. Babası Cumali Şaylemez’in deyimiyle; “Karlı bir Ocak sabahında... Daha doğar doğmaz, gözleri ilk açıldığında polis üniformasıyla, devletin zulümkar yüzüyle ve Kürt halkının direnişiyle karşılaştı.” Henüz 6 yaşındayken ailesi, polis baskısından kaçarak Almanya’ya yerleşti. Leyla da 1994 yılında Mersin Barbaros-Yüzüncü Yıl İlköğretim Okulu’ndaki eğitimini ikinci sınıfta bırakıp Almanya’ya gitti. Leyla’nın hayatında 90 sonrası hayata atılan Kürt çocuklarının tümünden bir kesit olması dikkat çekiyor.
1994 yılında Almanya’nın Halle kentine yerleşen Leyla, 9 yıllık eğitimden sonra üniversiteye girmek için hazırlıklara başlar. Bu sırada Kürt hareketini tanımaya başlar ve aktif bir şekilde çalışmalarda yer alır. 6 yıl boyunca Avrupa’nın çeşitli yerlerinde gençlik faaliyetleri yürütür, daha sonra Medya Savunma Alanları‘na gitmeye karar verir. 2 yıl orada kaldıktan sonra sağlık sorunları nedeni ile tekrar Avrupa’ya döner ve çalışmalarına kaldığı yerden daha aktif ve güçlü bir şekilde devam eder. Çevresi tarafından dürüst, atılgan ve asi bir kadın olarak tanınır.
‘Kızım sıradan bir çocukluk yaşamadı’
Anne Şifa Şaylemez çocuk yaşta Leyla’nın koca bir insanın acılarını yüreğinde taşıdığını belirterek, “Sıradan bir çocukluk yaşamadı benim kızım. Küçüktü ama koca bir insanın acılarını taşıyordu yüreğinde. Büyüdüğünde de mimar olmak isterdi hep. Bazen diyorum ki, keşke biz Kürdistan mücadelesini zamanında üstlenseydik, belki şimdi ne benim kızım ne de başkaları ölürdü” şeklinde duygularını ifade ederken kardeşi Yasemin Şaylemez, “En büyük hayali Kürdistan kurulduktan sonra motosikletle dünyayı dolaşmaktı. İnsanlık düşmanları ne yazık ki hayalini gerçekleştiremeden onu aldılar aramızdan” dedi.
‘Işıl ışıl ve zeki bir gençti’
Şaylemez’in dayısı Abdulvahap Şaylemez, Leyla Şaylemez’in tüm olumsuzluklarla yüzleşebilen, sorunların üstüne üstüne giden ve çözüm gücü olan bir kişiliğe sahip olduğunu belirterek, kendini çok sevdiren ve espirili bir yapısının olduğunu ifade etti. Şaylemez’in hareketli ve renkli kişiliğini, “Uçmak için kanatlara ihtiyacı vardı” şeklinde dile getiren dayı Şaylemez, “Leyla’nın ailesi Almanya’ya taşındıktan bir yıl sonra ben de evimi Almanya’ya taşıdım. Almanca bilmediğim için beni her yere Leyla götürüyordu. Hastaneye, bankaya... Sonra da bana, ‘dayı yeter artık Almanca öğren, her zaman yanında olmayabilirim’ diye kızıyordu. Benim arkadaşımdı, çok seviyordum. Kalleşçe vurdular” dedi.
Leyla Şaylemez’in sürekli kendisine ve babasına, “Siz güçlü bir mücadele yürütmüş olsaydınız, bugün daha ilerde olurduk” şeklinde eleştirilerde bulunduğunu aktaran dayı Şaylemez, Leyla Şaylemez’in siyasi tartışmalar yapıldığında çok hırslandığını ve sinirlendiğini aktararak, “Sakine Cansız arkadaşla da görüşüyorduk. O da beni her gördüğünde ‘Leyla o kadar sinirli ki, konuşamıyoruz’ diyordu gülerek” dedi. Leyla Şaylemez’den bahsederken sık sık gözleri dolan dayı Şaylemez, “Ama kimsenin kalbini kırmazdı. Kendini çok sevdirirdi, ışıl ışıl ve zeki bir gençti” dedi. Leyla Şaylemez’in okulda da çok başarılı bir öğrenci olduğunu belirten dayı Şaylemez, “Haberleri takip ederdi her akşam. Arkadaşlar şehit düştüğünde yanıma gelirdi. Dakikalarca ağlardı. Yüreği hep yanardı” dedi. Yıllarca Almanya’da vatandaşlık almayı beklediklerini belirten dayı Şaylemez, vatandaşlığa hak kazandıklarında ise Leyla’nın, “Dayı, artık ülkeye gidebileceksin, ne güzel. Keşke bende gelebilsem, birlikte gezsek” dediğini söyledi. Güçlü sosyal ilişkilerinin olduğunu ve çok kısa süre içerisinde tanıdığı insanları bile yıllardır tanıyormuş hissi verdiğini belirten dayı Şaylemez, son olarak şunları kaydetti: “Bana, ‘dayı senin bu oğlun İshak’ta gerilla tipi var, onu yanıma alacağım’ diyordu gülerek. Ben de diyordum diğer oğlumu al, ‘yok bu daha iyi’ diyordu gülerek. Küçüklerle küçük büyüklerle büyük oluyordu. Büyümüşte küçülmüş bir hali vardı.”
‘Haksızlığa gelemiyordu, inatçıydı’
Leyla Şaylemez’in halası Ayşegül Şaylemez ise, Leyla’nın henüz çok küçük yaşlarında bile haksızlığa gelemediğini ve inatçı bir kişiliğinin olduğunu belirterek, “Çok hırslı ve cesur bir insandı. Vahşice öldürüldüler. Üçü de bunu haketmiyordu” şeklinde konuştu. Amcası Abdullah Şaylemez ise, Leyla Şaylemez ile aynı yaşlarda olduklarını ve çocuklularının birlikte geçtiğini aktararak, “Ben onu anlatmakta zorluk yaşıyorum. Konuşamıyorum. Aynı evde yaşadık. Yaramaz çocuklardık. Hatta bir keresinde merdivenlerden aşağıya koştururken yere düştü, burnu kırılmıştı üç dikiş atmışlardı o zaman. O günleri hatırladıkça acı çekiyorum” dedi. Leyla’nın Avrupa’ya gitmesi ardından birbirlerini bir daha göremediklerini ama internet üzerinden görüştüklerini aktaran amca Şaylemez, “Sürekli çocukluğumuzda yaptığımız yaramazlıklarda bahsediyorduk. Bir de Avrupa’daki çalışmalarından bahsediyordu. Böyle zamanlarda çok heyecanlanıyordu. Yaptıklarını büyük bir coşku ve heyecan ile anlatıyordu” dedi.
‘Katledilmeden bir gün önce birlikteydik’
Leyla Şaylemez’in Paris’te katledilmeden bir gece önce son olarak kaldığı evin sahibi Süreyya Aslan ise, Leyla Şaylemez’i 8 Ocak tarihinde son olarak gördüğünü belirterek, “Yaklaşık 4 ay bizim evde kaldı. Evden biri gibiydi. Sabah çok erken saatlerde kalkar, çayı koyar kahvaltıyı hazırlardı. Gittiği sabahın gecesi çok huzursuzdu. İlk defa o sabah erken kalkmadı. Ben kalkıp kahvaltı hazırladım. O uyanınca neden uyanmadığını sordum. Huzursuzdu. Kahvaltı yapmadan çıktı” dedi. Şaylemez’in katledilmeden bir hafta önce çok huzursuz olduğunu ve eski neşesinin olmadığını söyledi. Yaşam içerisinde normal zamanlarda çok neşeli olduğunu ve mutfağa girerek yemek yaptığını, ev temizliğinde yardımcı olduğunu belirten Aslan, “Kızım gibiydi” dedi. Süreyya Aslan’ın eşi Nurettin Aslan ise, “Bir sabah uyandım kahvaltı hazırlamıştı. Yemek yemek için sofraya oturduk. Demlik benim yanımdaydı kendisine, heval Leyla ben senin çayını doldurmam ben feodalım diye takıldım. Hemen, ‘Heval demokrat olduğunu iddia ediyorsun. Artık şu zihniyetten vazgeçin’ dedi. Çok duyarlıydı. En ufak bir şeyde hemen çözümleme yapıyor, eleştiriyordu” dedi.
‘Aktif ve dinamik bir kişiliği vardı’
Şaylemez’in burnunda bulunan et nedeni ile nefes almakta zorlandığını bu nedenle tedavi olmak amacıyla bir süreliğine Almanya’ya gittiğini burada da çalışma yürüttüğünü ve yürüttüğü çalışmalar sonucunda gençlikte ciddi bir hareketlenme yaşandığını belirten Aslan, Şaylemez’in oldukça aktif ve dinamik olduğunu, kafasına koyduğu her şeyi gerçekleştirdiğini söyledi.
Yarın: Kürt kadınlarının özgürlüğüne sıkılan kurşunların ‘failleri belli’
ZEYNEP KURİŞ/DİHA/HABER MERKEZİ
Direniş abidesi sevda kadınına
Zemheri kışın soğukluğu bedenimizi, sizlerden ayrılmanın acısı yüreklerimizi sarıp sarmalıyor. Nice acılar biriktirdik kendimize, acılarımızdan dağlar oluştu. Her acının bir tanımı bir anlamı da vardır elbette. Hayatın karşımıza çıkardığı acıları da karşılama biçimimiz de önemli. İşte hayatın önemli bir sınavlarından biri de bu oluyor. Acıları karşılama biçimimiz. Her acıdan sınandık, her acıyla donandık, bu hayat bizi o kadar çok acının sınavından geçirdik ki, biz doyduk o doymadı. Çeşit çeşit acılarımız var ancak kimi acılarımız var ki dilsizdir, tanımsızdır. Ne sözcüklere sığar, ne de biz onu yeterince ifade edecek sözcükler buluruz. Ne kadar anlatsak, ne kadar yazmaya kalksak biliriz ki bir şeyler yarım kalacak. Hiçbir söz yürekte biten acıyı dillendiremeyecek. Öyle ki bir acı insanı binlerce kez öldüren bir acı. Şimdi bu acı çökmüş yüreğime, bedenime. Sizlerden ayrılışımızın ilk yılını aynı acıyla karşılıyoruz. Acı aynı tadında…
Üç dağ parçası, üç yaşam pınarı, üç dağ çiçeği kadının ayrılışımızın birinci yıl dönümü. Hayatımızın, kalbimizin en güzel kadınına, Sara yoldaşa uzanıyorum. Yaşamı hep direncin, aşkın ve kavganın tohumları ile şekillenen bir kadın. Hayatı hep aramakla geçen ve hep arayışlarının peşinde giden bir kadın… Yitik kalan ülkenin yitik kalan kadınları olarak yitirilen aşkı, anlamı, özgürlüğü her koşulda aramaya çalışan, ona yol alan bir kadın. Yaşadığı her an’a anlam katan ve yaşamı ancak bu temelde gerçek anlamına ve tanımıma kavuşturan SARA! Tıp kı adı gibi yaşamı ve kavgayı bütünleştiren kadın.
Mayasında Zarifelerin, Besêlerin direnişi vardı. Dêrsim’in asiliklerinde kaybolan tarihin ağıtları, izleri gizli idi. Bu izlerin peşine düşen, bu izlere iz süren bir kadın olarak yitik kalan memleketinin, yitik kalan kadınlarının acılarına bağlılık temelinde yol aldı. Bu topraklar, bu coğrafya, bu toprakların hakikatini yok etmeyen çalışan tüm gerçeklikler, ona güçlü olması gerektiğini öğretti. Hiçbir güç ağıtlarda dile gelen hakikat kadar acıtmadı yüreğini ve hiçbir güç onun kadar kendisine yol aldırtmadı. Bu toprakların kadını olarak, bu topraklarının özüne ve ruhuna denk bir arayışla, çabayla yol aldı. Kadını çevreleyen tüm sınırlara meydan okuyan yanları ile özgürlük hareketin ilk filizlendiği süreçlerde nasıl yaşaması konusunda başlayan arayış ve sorgulamalarına bir ivme kazandırarak, özgürlük hareketinin ilk yaşam filizlerinden olur. Ne aradığını, niçin aradığın bilen bir insan olarak özgürlük hareketine katıldığı ilk günde şahadetine kadar ilk heyecanı, sevinci ve iddiayı hep koruyan ve yaşatan oldu. Bu gerçeklikle düşmana da diz çöktüren bir direnişle, binlerce insanın direniş abidesi oldu. Direngen yanı, meydan okuyan asi duruşu, tüm haksızlıklara karşı isyanı yükselten tutumu ile her anı bunun bilinci ve çabasıyla sardı.
“HEP KAVGAYDI HAYATIM” diyen kadının, hayatı bu anlamda direnişe direniş katan kavgayla geçti. Kavga insanı olarak hayatın ancak bununla anlam bulacağını öğreten oldu. Her koşulda dik durmayı en büyük erdem saydı. Başı dik ve onurluca yürümekten ve bu uğurda her türlü bedeli ödemekten asla vaz geçmedi. O bu anlamda bir cesaret tanrıçasıydı.
Sara yoldaş nasıldır sorusuna verilecek ilk cevap bir direniş abidesi ikinci cevapta bir sevda kadını olmasıydı. Aşk doğanın kendisinde de varlık bulanan en yegane güçtür. Doğanın çocukları olarak bizler aynı zamanda aşkın çocuklarıyız. Hayat gibi aşkı katletmeye çalışanlara inat, aşkı yeniden bu topraklarda filizlendirmenin çabası içindeyiz. Ve çabanın en güçlü, iddialı ve yaşamsal sahibi Sara yoldaştı. Adeta aşk benim dercesine herkese güç, moral ve enerji aşılayan birisiydi. Onun olduğu yerde kesinlik moral ve coşku vardı. Süreklilik kazanan yaşam enerjisiyle bulunduğu her yerde yaşamı renklendirendi. Tüm renkler onda varlık bulurdu. Çünkü o ana doğaya ihanet etmeyen evlattı. Doğaya, hayata akışı bu anlamda bir başkaydı. Onun yanında kızgınlıklar, küskünlükler, kıskançlıklar, riyakarlıklar utanırdı. Çünkü o engin sevgi gücüyle herkes de bir anlam, değer oluştururdu. Sevginin en temel öğretici, yapıcı ve geliştirici güç olduğunu yaşamıyla öğretendi. İnsan ancak sevgi ile yüreğini kirlerini yıkabilir, gözlerine umudu ekebilir ve evrene açılabilirdi. Dêrsim’in vadilerinde oluşan ve evrene akan bir sevgi deryasıydı.
“Yokluğun cehennemin diğer adıdır” demiş bir usta. Sevilen duyulan özlem kadar acıyı da ne de güzel, ne de sade ve bir o kadar yakıcı gerçeklikle dile getirmiş. Yokluğun, yokluğunuz cehennemin diğer adıdır. Şimdi dağlı zamanlarda yokluğunuzun derin acısı hakim. Dağlı yüreklerde yokluğunuza isyanda.
Paris yüreğimizin kanayan yarası olarak belleklerimizde derin izler bıraktı. Özgür kadın, özgür yaşam ve özgür gelecek için mücadele eden kadınlar olarak bu katliamın hesabını soracağız. Acımızı, öfkemizi kendimizi özgürce geliştirmenin, yaşamı özgürleştirmenin çaba ve mücadelesine yönelteceğiz. Bu anlamda Paris Katliamı ile amaçlananı boşa çıkaracağız. Saraların, Rojbînlerin ve Ronahîlerin yolunda zafer kararlılığıyla yürüyeceğiz. Sizi unutmadık, unutmayacağız ve unutturmayacağız.
FİDAN DÊRSİM