Eski vali Mustafa Malay, Hazal Özvarış’ın Türk ordusunun Şırnak’ta sivil, savunmasız insanları katlederek kazandığı zaferin ölü bilançosuna ilişkin, "54 mü, 116 kişimi öldürüldü?" sorusuna, "daha çok" anlamında "çok kişi hayatını kaybetti, sayılacak gibi değil" cevabını veriyordu.
Vahşetleriyle övünsünler. Ele geçen "iyi Kürt, ölü olanıdır" hesabıyla, insan kanında yıkandılar. Yeni değil, onlara yakışan katliamlar. Şırnak, "generallerin üç günü" Türk ordusunun Bicar, Zilan, Dersim sivil katliamlarından sonra elde ettiği zaferlerin devamıdır.
"Generallerin üç günü"nun sorumlarından eski vali Malay, Şırnak şehrinde çocuklar, kadınlar, sakat ve 80’lik ihtiyarların katlediliğini, kız çocuklarına çok eziyet çektirildiğini söylüyordu ki, tıpkısıyla diri diri insan yakan vahşiye yakışandı.
Türk ordusunun, Şırnak’ın sivil insanlarına karşı taarruzda, "yarattığı zafer destanında" esir aldığı kız çocuğu Bişenk Anık’ın hikayesi, benim için unutulmazdır. "Liseyi, bu yıl bitirmişti" diye anlatmışlardı. İnsan olanın, bırakın fiske vurmaya, bakmaya kıyamadığı, bir masum dağ çiçeğiydi. Ona kanlı elleriyle dokundular. Lağım kokan nefesleriyle kirlettiler. Kamalarla bedenini yarıp, yanık sigara ile dağladıktan sonra, ensesine kurşun sıktılar.
Böylesine mertti onlar, duy insan evladı…
Mustafa Malay, PKK baskınından sonra katliamın başladığını söylüyordu. Yalanla beslenip, yalanla yaşayanların yalanıdır, bu. Gerillanın, şehri ele geçirme baskını olmadı, böyle bir olay, yalnız Şırnak’ta değil hiç bir yerde yaşanmadı.
Katliam Ankara planlı, programlıydı. Süleyman Demirel, CHP’li koalisyonda Başbakandı. Taarruz ondan izinliydi. Gerekçesi de, önceden "baskını" diye hazırlanmış, vali Malay ilk gün, bu ezberle konuşmuştu. Tükürdüğünü yalamamak için, yalanını tekrarlıyordu.
Demirel hükümetinin nihai zafer hayali, Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in ağzından, "topyekün savaş" emri olarak dökülüyordu. Dolayısıyla "generallerin günü"ydü. Mafya takviyeli çeteler kırımda görevliydi, bu dönemde.
Şırnak Katliamı, general Mete Sayar tarafından "icra ve infaz" edildi.
Generalin birlikleri 18 Ağustos 1992 akşamı hava karardıktan sonra, elektrik dağıtan trafoyu tahrip edip, şehri zulmete çevirdikten sonra havan topları, tanklar ve ağır makinalı tüfeklerle sivil, savunmasız insanlarına karşı topyekün taarruza geçiyor, sonra uçaklar, helikopterlerin hücumu da başlıyordu.
Şehir kuşatma altına alınırken, yollar tutulmuş, her türlü giriş, yardım eli, gazetecilerin girişi yasaklanmış, içerde kırım yapılmıştı.
Bir şehrin insanları katledilirken, Türk kesiminde vicdanlar ölüydü. Bugün, "din kardeşiyiz" diye diye Kürtleri dolandırıp oylarını toplamaya çıkanı, histerik bir hırsla "cennet vaaddederek" fakir-fukarayı soymaya, çocuklarını çalmaya çıkan örgütleriyle dinciler, Kürtler kırılırken lal, sağır ve kördü. Şırnak’ta Müslümanlar, üç gün ve üç gece ateş altında sayısız ölü verirken, kimsecikten, "yapmayın, din kardeşiyiz" sedası çıkmıyordu.
Çünkü, Kürtlere ölüm fermanı varsa eğer, din buharlaşıyor, din kardeşliğinin cenaze namazı kılınıyordu. Dincisi, Kızılelma, Ergenekon yanlısı, orta yolcusu, kimi solcusuyla Türk basını, ezeli ve ebedi ortak düşman Kürtlere karşı tek siperdi. Katliamcıların moral şırıngası, katillerin zafer borazanı…
"Bir Dönemin Türk Büyükleri" kitabımda gazeteleri, yazarlarıyla tek tek yazdım. Aynı merkezden yazılıp, ellerine verilen propaganda metinlerini, haber diye yayımlıyorlardı. Şırnak’a ilişkin, bu düzmece ortak metni, Hazal Özvarış’ın da aktardığı 20 Ağustos 1992 tarihli Cumhuriyet gazetesinden okuyalım:
"PKK, kent merkezine bini aşkın militanla roketatarlı, havan toplu saldırı düzenledi. Emniyet Müdürlüğü, Tugay Komutanlığı, polis, jandarma ve bazı kamu kuruluşlarına karşı roketatar, havan topu ateşi başladı. Şırnak’a çevre il ve ilçelerden takviye yapılırken operasyona savaş uçakları da katıldı. Kente giriş ve çıkışlar kontrol altına alınırken, sokağa çıkma yasağı kondu."
Süleyman Demirel ve adamları, Şırnak’ta insanlığın dar gününde gerçeği yalanla sıvıyorlardı. Tıpkı bugünkülerin, Yüksekova'da katledilen Mehmet Reşit ve Veysel İşbilir ile Bêmal Tokçu’nun çatışmada öldükleri yalanının servis etmesi, katilleri belli Roboskî’nin saklanması gibi onlar da "PKK ile çatışma" diyorlardı.
Demirel, "PKK sönüp gidecek, başka yolu yok" diyerek ordusuna moral verirken, İçişleri Bakanı İsmet Sezgin de şöyle diyordu: "1000-1500 kişiyle saldırdılar. Tümüyle çember içerisindedirler. Kaçamazlar."
Yalana bakın ki, 1000-1500 kişilik baskın ama, ortada ölü ya da diri tek bir gerilla, ele geçirilmiş biricik havan topu yok…
Katliamdan bir hafta sonra, polis takibinde zar-zor Şırnak’a girebildik. Bizim heyette Türk solu kesiminden yalnızca Haluk Gerger ve Nadire Mater vardı.
Hakkını tarihe teslim etmek gerekir. Bir hafta sonra, Türk aydınlarının vicdanı Aziz Nesin’le Mustafa Ekmekçi gidebildiler. General Mete Sayar askerlerinin arkadan ateş açmasına aldırmadan, Şırnak’a girdiler.
Gördüğümüz Şırnak harabeydi. Şehir yangın isi kokuyor, pek çok yerden hala dumanlar yükseliyordu. Dükkanları soyduktan sonra yakmışlardı. Götüremedikleri buzdolapları, çamaşır makinelerini kurşunlarla delik deşik edip bırakmışlardı. Şehrin sokakları, kum dökülmüş gibi mermi kovanlarıyla kaplıydı. Şehirde yarasız, hasarsız tek yapı valilik binası, polis karakolu ve korucu evleriydi.
Şehirden kaçamayanlar, evlerinin tabanını kazıyıp sığınak yapmış, sığınmışlardı. Başını gösterenler, konuşamıyor korkudan büyümüş gözlerle bakıyorlardı.
Olanlar insanlığa karşı suçtu. Dönemin baş sorumlusu Süleyman Demirel, hala hayatta. AKP, "din kardeşi" bağırtısıyla Kürt oyları avında. Ama Şırnak Katliamı konusunda da olsa, ona tek soru yok.
Çünkü Kürtler, iyi günde "din kardeşi" ve vatandaştı. Kafaları attı mı yok edilmesi gereken düşman…
Öylesine eşit ve kardeştiler ki, Anayasa Mahkemesi'nin tutuklu Milletvekilleri için verdiği karar Kürtler için geçerli değildi. Onlara ilişkin hükm emirle yazılmıştı, çünkü.
Generallerin günü: Şırnak Katliamı
T24 İnternet Gazetesinden Hazal Özvarış, yine uyuyan vicdanların sesi olmuş. Şırnak Katliamı'nın sorumlularından vali Mustafa Malay’ı bulup konuşmuş.