Aram yayınlarından çıkan „Böğürtlen Zamanı“ adlı roman okuyucular tarafından büyük beğeni topladı. Murat Türk’ün yazdığı eserde, Şervan’ın 1995 yılının Temmuz ayında Bingöl Şeytan Dağları’nda yaşadıkları akıcı bir şekilde anlatılıyor. Yazarla mektup üzerinden bir röportaj gerçekleştirerek kitap hakkında duygu ve düşüncelerini aktarmaya çalıştık. „İçeride direnmek, ruhunu korumak, sürekli yeni anlamlar üretmek devrimci bir duruştur“ diyen Türk, yazma serüvenini anlattı.


Neden yazıyorsunuz? Sizi yazmaya iten olgu nedir?

Kendiliğinde gelişen bir anlama-anlamlandırma arayışı, sevme, empati çabası; devrimci bir görev, vefa, olağanüstü hikayelerimizin oluşu, bunları görünür kılma, bir an’dan yoğun etkilenmek, yaşadıklarımızın ölçülemez yoğunlukta anlamlar taşıması. Hepimiz bu savaşın her aşamasından sorumluyuz. Savaşı bu duygular bitirecek. Yakılan ağaçtan, ölen hayvandan, yaralanan insandan, yalnız kalandan, burnu dahi kanamayandan sorumluyuz. Bu ahlaki bir duruştur. Bizi, insanlara yaklaştırıp uzaklaştıran şey hikayelerimizdir. Hikaye duygu yaratabilir. Savaşı, hikayelerimizin ortaklaştırması bitirecek. Bir gün barış geldiğinde bunun gücünü fark edeceğiz.

Cezaevinde zamanın olumlu ya da olumsuz yönleri nelerdir?

İçeride direnmek, ruhunu korumak, sürekli yeni anlamlar üretmek devrimci bir duruştur. Yazmak, devasa bir sistemi yenme olanakları sunuyor insana. Bana göre direnmenin anlamlı bir boyutu da yazmaktır, üretmektir. Çok boyutlu bir arayışla hayat bağların güçleniyor, diri kalıyorsun. İçindeki çocuğu koruyor, amaçlarına ulaşmada ruhunu yapılandırıyorsun. Yazmak, seni çürütenlere karşı mumyalanmaktır. Çünkü bu mekanlar- hele de F tipi cezaevi- bir mezara çok benziyor.

Bugüne kadar yaptığınız edebi çalışmalar nelerdir?

Gazete ve dergilerde çeşitli yazılarım yayınlandı. 16. Hüseyin Çelebi edebiyat yarışmasında bir öyküm birinci oldu. Kitap olarak ‘Böğürtlen Zamanı’ ilk çalışmamdır. „Köprüdeki Düşman“ adlı 15 öyküden oluşan bir çalışmam basıma hazır. Ayrıca Böğürtlen Zamanı’nın ikinci cildine yönelik çalışmam sürüyor. Umarım 2013’te basıma hazırlarım.

Romanı yazarken sizi zorlayan ne oldu, eksik yazdığınız noktalar olduğu hissine kapıldınız mı?

Yazma sürecinin bilinen sancıları oluyor elbet. Ancak zorluğu aşmanın yolu, tam da içinden geçmek değil midir? Eksiklik duygusu pozitif bir dinamizm yaratıyor bende. Metni kısa bulanlar oldu, tam kıvamında bulanlar da. Şimdi yazsam fazla bulduğum yerler var, onları elerdim. Açıkçası daha kısa yazmak isterdim. Yazmak, sadeleştirmektir hayatı. Hayatın ruhumuza yüklediği fazlalıklardan arınmaktır. Hayatımızdaki sonsuz ayrıntının işlevsel olanları daha anlamlı kılabilmek, daha özlü olmak, bir şey söylerken çok şey ifade edebilmek.


Romanınıza yönelik nasıl tepkiler alıyorsunuz? Eserinize ilişkin size yazanlar var mı?
Özellikle cezaevlerinde arkadaşlar yazıyorlar ama beni en fazla duygulandıran şey kitabın sonlarında Şirnanlı Ermiş ve Hüseyin karakteri vardı. Onlar okumuşlar, bana yazdılar. Çok duygulandıklarını anlattılar. Yine „Kürdan Köyü“ bölümü ile ilgili köylüler çok sevinmişler. Kitabı onlara, Ermiş ulaştırmış. Bunlar benim hayal dahi etmediğim şeylerdi. Tabii, beğenmeleri beni sevindirdi.

Okuyucularınıza vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

‘Böğürtlen’ verdim, bir de vitamin hapı vermeyeyim. Böğürtlen çok vitaminli bir meyvedir. Yakın süreçte özgürlüğe dair bir halkın en güzel çocukları 68 gün açlık grevi yaptı, bedenlerini ölüme yatırdılar. Mazlum, Gulan, Nihayet, Aydın, Abdullah ve Murat’ın verdiği mesajlar, onların yazdıkları. Onlara dair yazılanlar... Bu destansı sürecin ışığı hala kalbimizdedir. Gerçi bu süreçte çok vitamin hapı da aldılar; ama evrenin boşluğuna, içinde manevi vitamini güçlü meyvelerin kökleştiği bir ağaç diktiler. O devasa ağaç her akşam yıldızların altında meyvelerini boşluklara düşürüyor.

Politik bir tutsak olarak, edebi çalışmalarınızda mücadelenizi yeterince anlattığınıza inanıyor musunuz?

Anlaşılmak, insana inanılmaz moral veriyor. Sevmek ve anlamak o kadar iç içe ki... Anlaşılmamak, yalnızlığın başlangıcıdır. Harcadığımız enerji başka ülkelerde devrimler silsilesi yaratacak yoğunlukta; ama biz yeterince anlatamamakla, filin enerjisiyle ancak bir karıncayı itiyoruz. Yaşananların çok azı - o „çok az’ın“ da çoğu çarpıtılarak- yansıtılıyor. İktidarın çok boyutlu sansürüyle uğraşıyoruz en çok. Gerçeği tüm ayaklarıyla, kaplumbağanın ağır tedbirli adımlarıyla ilerletiyoruz. Ve bu bize muazzam bir manevi güç veriyor. Gerçek devrim iyi anlatabilmektir.


ERDOÐAN ZAMUR